Arşiv Haziran, 2007
Salı, Haziran 19th, 2007
70 milyonun üzerinde bir nüfus ve her yıl bu kitleye dâhil olan 1 milyondan fazla yeni birey. Bu sonuç ülkeye hem ekonomik hem sosyal olarak bir yük doğurmaktadır. Bu yeni vatandaşları beslemek zorunda olan ülkenin milli gelirinden bu vatandaşlara pay ayırması, yeni sosyal imkânlar yaratması gerekiyor. Peki, bu artışın artarak sürmesi halinde karşılanması mümkün mü? Tabiî ki hayır, sonuçta ülke bu yeni vatandaşları besleyemez hale gelecek ve kıtlık baş gösterecektir. Bunu engellemenin tabiî ki bazı yolları var. Bu nüfus artışının önüne geçmek için çeşitli propagandalar yapılabilir. Durumun olumsuz sonuçları halka aktarıp, halk bilinçlendirilebilir ama sadece bu şekilde yapılan bir propaganda etkili olmayacaktır. Çeşitli ekonomik yaptırımlarla beslenmelidir.
Örneğin hemen bir “doğum yasası” çıkarılmalıdır. Tabiî ki ilk bakışta bu yasa bir yaşam engeli olarak
algılanabilir. Burada tanımlama ve yaptırımlarının halka iyice açıklanması önem kazanıyor. Bu yasa ile “ az çocuklu ailelerin ekonomik yönden desteklenmesi” söz konusudur. Yani çok çocuklu ailelerin cezalandırılması yerine az çocuklu aileleri ödüllendirilmesi sistemi.
Bunun yanında bilinçsiz ailelerin eğitilmesi ile de sisteme destek verilmelidir. Bu şekilde çok yönlü bu çalışma ile nüfus artışının aniden durması sağlanmasa bile ciddi bir azalış göstereceğine inanmaktayım.
eGe Gelisim
Populerlik: 7% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Ekonomi | 1 Yorum »
Perşembe, Haziran 14th, 2007
->
Eğitimin amacı bilginin dantel misali işlenmesi, bireysel bazda içselleştirildikten sonra dönüştürülmesi ve paylaşılmasıdır.
Çağımızın bilgi toplumunun özü ve hammaddesi ise “bilgi”; bilgi toplumu olmanın ön koşulu ise, mevcut bilgi stokuna hızlı ve kolay erişim olanağı sunulan birey tipolojisinin yaratılmasıdır. Buna uygun bireyleri seçmesini bilmek ve onları öne çıkarmaktır. Seçilen öğrenci öncelikle diyalektik bakış açısını kazanmış “tez antitez - sentez” sürecini algılamış, kendi başına sorgulayan ve sonuca ulaşan nitelikte özellikler taşımalıdır. Bu özelliklerin bir kısmı doğal yolla gelecek, bir kısmı da çevrenin etkisi ile öğrenerek kazanılacaktır.
Eğitim uzun erimli bir süreçtir. Her eğitim sistemi bir geri besleme ile değerlendirilmek istenir. Biraz daha açacak olursak öğretilenlerin öğrenci tarafından öğrenilip öğrenilmediğinin anlaşılması için öğretilenlerin sorulması ve sorgulanması ile belirlenir. Sınav, işte bu noktada başlamaktadır. Her eğitici öğrettiklerinin öğrencisi tarafından öğrenilmiş ve kalıcı bilgiye dönüştüğünü görmek ister. Bu aşamaya kadar sınav normaldir. Bir tür ölçme ve değerlendirme sürecidir […]
(more…)
Populerlik: 46% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Eğitim | 1 Yorum »
Perşembe, Haziran 14th, 2007
22 Temmuz yaklaştıkça seçim anketleri de birer birer ortaya çıkmaya başladı. Ama ne hikmetse çoğu ankette AK Parti oylarını %40 a kadar çıkarmış durumda. Sonar’ın yaptığı son kamuoyu araştırmasının verilerine göre AKP oyları %40, CHP %20, MHP %12, DP ve Genç Parti ise %11 ile barajı aşan partiler. Diğer parti oyları bana normal gelse de AK Parti’nin %40 ı bulan oy oranı biraz düşündürücü. Nerdeyse 2 kişiden 1 i oyunun AK Parti’ye verecek. Artan terör olayları, işsizlik sorunu, Sayın Tayip ERDOĞAN’ ın halkın tepkisini alan söylemleri(Al ananı da git, askerlik yan gelip yatma yeri değildir vb.), 4 yılda AK Parti’ye oy kaybettireceği yerine oy kazandırmış gibi gözüküyor. Tabiî ki bu SONAR’ ın anketine göre yorumlanıyor. AK Parti 2002 seçimlerinde yaklaşık 10 milyon oy aldı. Bugünkü seçmen sayısıyla %40 tekabül eden yaklaşık rakam ise 16 milyonu buluyor. Yani 6 milyonu bulan bir oyun AK Parti’ye kayması söz konusu. Bu da demek oluyor ki AK Parti oylarını %50 den fazla bir oranda arttırmış.
Bu verileri değerlendirdiğim de bu anketlerin ne yazık ki pekte gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum. Ama sonucu hep birlikte 22 Temmuz u bekleyerek göreceğiz.
eGe Gelisim
Populerlik: 13% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Politika | 1 Yorum »
Perşembe, Haziran 14th, 2007
Seçimler yaklaştıkça seçim yarışı iyice kızışmaya başlıyor. Tabiki bu yarışta en büyük silah parti liderlerinin ağızlarından dökülen vaatler. Hepimizin bildiği gibi vaatlerde sınır yok. Ne de olsa seçimi seçimi kazandırdığında herhangi bir yaptırımı yok. Yani hem bedava tanıtım hem de sorumluluk yüklemeyen bir seçim aracı. ne güzel !…
Seçimden önce sarfettiğin cümleler, verdiğin sözlerin hesabı sorulmuyor. Siyasi liderlerde bu vaatlerin iyice suyunu çıkarmış bulunuyor. Cem UZAN ın ” Mazot fiyatları 1 YTL olacak, ÖSS kalkacak, emekliye 13 maaş vb.” gbi uçuk vaatleri sanırım diğer siyasi liderlerinde pek bir ilgisini çekti. Mehmet AĞAR dan sonra Deniz BAYKAL da bugün seçim vaatlerini sıraladı. Ne yazık ki beni şaşırttığını söyleyemeyeceğim. İşte size örnekler:
“Mazotta ÖTV kalkacak mazor fiyatları %50 azalacak, ÖSS kalkacak, akşam sütünü içmeden hiçbir çocuk uyumayacak.”
Evet görüldüğü gibi bir mazot yarışı başladı ve hız kesmden de devam ediyor. 22 Temmuz a kadar mazot fiyatını en aza indiren seçimi kazanacağını zannediyor olabilir. Dediğim gibi nasıl olsa seçilince kimse hesap sormayacak.
BAYKAL 1 saat 40 dakika boyunca vaatlerini sıralıyor. Bir grup insan da heyecanla dinliyor. Ama ne yazık ki hep aynı senaryo sadece oyuncular değişiyor. Yarın başka bir lider mazotu çiftçiye bedavaya vereceğini söylerse hiç şaşırmayacağım. Şİmdilik seçimin galibi mazot fiyatlarından çıkacak gibi geliyor. Ya da liderler öyle zannediyor. Her iki durumda da sonuçlar birbirinden vahim. Umarım vaatler gibi seçim sonrası Türkiye nin sosyo ekonomik durumu dar bir kalıba sıkışmaz. Ne yazık ki Türkiye mizin seçimlerinde hiçbir değişiklik yok.Seçim sürecinde olmayan yenilikçi süreç umarım beni yanıltır da, seçim sonra Türkiye daha aydınlık bir geleceğe uyanır.
eGe Gelisim
Populerlik: 12% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Ekonomi, Politika | 2 Yorum »
Pazar, Haziran 10th, 2007
Üniversiteler sadece meslek elemanı yetiştiren kurumlar değildir. ÖSS’de yüzde 1′lik dilime giren başarılı öğrencilerin bilim adamı olabilmeleri için ilgili kurumların özel bir çalışma yapması gerekli.
Doğru Tercih Doğru Geleceği Belirler
Bugünlerde ÖSS sınavında yüksek puan alan öğrencilerin tercihlerini yaptıkları dönemdir. Öğrenciler tercihlerinde genellikle aldıkları puanın bir önceki yıl öğretim kurumlarının öğrenciler tarafından tercih edildikleri % dilimi üzerinden yapmaktadırlar. Bu dilimlerin önemi de daha çok seçilen alanın iş bulma şansı, ileriye yönelik para kazanma avantajı dikkate alınmaktadır. Benim esasında üzerinde durmak istediğim konu ise, bilim yapmak isteyen yüksek puanlı öğrencilerin yüksek puanla öğrenci alana alanlardan ilgi duydukları alana geçip ileride bilim adamı adayı olmalarını önermektir. Üniversiteler sadece meslek elemanı yetiştiren kurumlar değiller, aynı zamanda bilim adamlarını da yetiştiren kurumlardır. Başarılı öğrencilerimize benim önerim, tercihlerinizde bu konuyu da gözden uzak tutmayın.
Akademisyenlik ‘iş kapısı’ değil, bir yaşam tarzıdır
Uzun zamandır başta Fen Liseleri olmak üzere ülkemizde bilim adamı yetiştirmek amacıyla açılan özel liselerin yeniden öğrencilerin eğilim ve kapasiteleri dikkate alınarak eğitim bilimcilerinin de önersi ile diğer mesleklere yönlendirilmeleri gerekir diye düşünüyorum. Fen sosyal, eşit ağırlık ve dil puanı ile başarılı olan öğrenciler mutlaka iş garantisi olan paralı meslekler yerine biraz da geleceğe yönelik hem kafalarındaki projeleri gerçekleştirmek hem de geleceğin bilim adamı adayı olma konusunda ülkelerine katkıda bulunabilirler. Tabii bunu devletin çeşitli burs ve diğer güdülmeyici önlemlerle öğrencileri ülkenin gelecekteki nitelikli iş gücü dengesini sağlamaya yöneltmesi gerekir. Açıkça bazı fakültelerin gelecekteki kadroları konusunda şimdiden kaygılarım bulunmaktadır. Düşük puanlı, merakı ve motivasyonu düşük, öngörüsü zayıf, kendi kendine görev sorumluluğu yaratamayan, dil bilmeyen çok sayıda kişi bu fakültelerde akademisyenliği bir iş bulma kapısı olarak gördüğü için bu kurumların gerçek bilim adamı ihtiyacı devlet memuru zihniyetli kişiler ile dolacaktır. Bu bilim dallarında gelecekte de ülkemiz dünyanın gerisinde kalmaya mahkum olacaktır. Bu da dışarıya bağımlılığı artıracaktır.
Ülkenin Bilim Adamı Yetiştirme Programı, Bilim Politikası ile Birlikte Hazırlanması Gerekir
Başarılı öğrencileri doğru yönlendirelim:
ÖSS’de sıfır puan alan öğrenciler yanında tüm soruları doğu cevaplayan başarılı gençler de var. Bunlar ülkemizin gelecek parlak beyinleri. Ancak bu gençlerin de ülkemizde doğru değerlendirilememeleri sonucu yine beyin göçüne maruz kaldıkları görülmektedir. Özelikle ilk % 1′lik dilime giren çok başarılı gençlerin ülkemizde kalıp bilim yapmak ve geleceğine katkıda bulunmak yerine burs ve gelecek güvencesi ile batıya “pasaportsuz beyin göçüne” uğradıkları sıkça görülmektedir. Ancak son günlerde basında Fırsatlar Ülkesinde Eğitim vs. adı altında değişik Akademik Danışmanlık Eğitim Danışmanlık şirketleri aracılığı ile başarılı öğrencilerin dışarıya gitmesi teşvik edilmektedir (Milliyet 28/08/2004). Basına yansıdığı kadar on kadar şirket bu şekilde yabancı üniversitelere ve şirketlere beyin göçü sağlamaktadır. Bu konuda başta devletimizin üst makamları, Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK, TÜBA, TÜBİTAK, Üniversiteler yeni önlemler almalıdır. Batılı bir çok üniversite ülkemizde bu konuda özel bürolar ve misyonerlik faaliyetleri ile en parlak öğrencileri yurtdışında eğitim olanakları ile dışarıya cezbedenken, bizler de dışarıda burs bulduk diye kendi kendimize sevindirik olmaktayız. Daha önce beyin göçü konusunda yazığım bir yazıya yırtışındaki genç bilim insanlarımızdan gelen tepki, bize burada tanınan olanakların yarısını tanıyın, yöneticilerimiz bizim
önümüzü kapatmasınlar hemen dönelim şeklindeydi.
Bilim adamı yetiştirme programı gereklidir
Ülkemiz üniversitelerinin en ciddi sorunu olan “bilim adamı yetiştirme” programının geleceğe yönelik uzun erimli olarak başlatılması ile bu gençlerin ülkemizde tutulmasının yolları aranmalıdır. Bugün Türk üniversitelerinde artan şekilde düşük profilli ve verimsiz akademik kadrolar oluşmaya başlamıştır. Bir çok başarılı öğrenci Ankara ve İstanbul’daki sınırlı üniversitelerin belirli mesleklerini seçmekte, diğer mesleklere ise genelde düşük puanlı öğrenciler zorunlu tercihlerinden dolayı kayıt yaptırmaktadırlar. Bu tercihlerde ailelerin de yüksek beklentileri veya başkasının çocuğuna karşılık benimkisi de şurada
gibi “ben merkezlerini” doyurma isteğinin de etkili olduğunu düşünüyorum. Örneğin doğaya düşkün, meraklı, öğrenme dürtüsü yüksek ve iyi puan almış bir öğrencinin Ziraat, Orman veya Veteriner Fakültesi gibi bir alanı tercih etmesi eminim ki aile tarafından makbul karşılanmayacaktır. Ancak bu öğrencinin Ziraat Fakültesini tercih etmesi, ileriye yönelik araştırıcı olarak kurumda kalması ve kafasındaki merakını araştırma ile gidermesi hem ülkemiz bilimin kalitesinin yükselmesine hem de kişinin sağlıklı ruh haline kavuşması için de önemli olduğuna inanıyorum. Ziraat, Orman veya Veterinerlikte de temel bilimlerin çeşitli alanlarında en ince ayrıntısına kadar bilimsel araştırma yapılabilir. Açıkçası buralarda başarılı bilim adamı nitelikli kişilere ihtiyaç duyulmaktadır. Çok iyi puanla Elektrik-Elektronik Mühendisliğini kazanıp okulu bitiren yakınım olan genç bugün bir fabrikanın bir köşesinde maaşa talim etmekten öteye geçememektedir.
Yeni ÖSS sınavını yüksek puanla kazanan gençlerden bilim yapmak isteyenlere başta temel bilimler veya bunların uygulamalı alanlarına kayıt yaptırarak geleceğin bilim adamı adayı olabilirler. Örneğin biyoloji, fizik ve kimya biliminin bütün uygulama alanları tıp, ziraat, orman ve diğer bazı alanlarda işlenebilir. Elektrik-elektronik bölümünü kazanamayan bu konuda araştırmaları fizik, tıp, ziraatın ilgili bölümlerinde ortak projeler ile yürütebilir. Bugün bilim disiplinler arasında bu olanağı sağlayabilmektedir. Böylece daha başarılı ve motivasyonu yüksek gençlerin üniversitenin gelecekteki kadrolarını oluşturma şansı tanınmış olur.
Bölgesel Üniversiteleri Güçlendirelim
Bu bağlamda öğrencilerin tercihlerinde biraz da diğer mesleklere ve Anadolu’nun bazı Üniversitelerine yönelmeleri yararlı olacaktır. Ankara, İstanbul ve İzmir illerindeki üniversiteler dışında Çukurova, Uludağ, Dicle, Atatürk, Akdeniz, Karadeniz Teknik ve 19 Mayıs Üniversiteleri gibi Bölge Üniversitelerinde yurt içinde ve dışında iyi eğitilmış değerli öğretim üyeleri halen bazı alanlarda sınırlı ölçüde bilim yapmaktadırlar. Buralara şimdiden iyi öğrencilerin kayıt yaptırmaları ile bu üniversitelerin gelecekte daha nitelikli hale gelmeleri sağlanabilir. Devletin bu konuyu ihmal etmemesi gerekir. Belirtildiği gibi önlem alınmasa bu üniversiteler inbreeding (kendi içinden eleman alarak) sonucu yakın gelecekte kısır ve verimsiz kurumlara dönüşecektir. Bu üniversitelerin şimdiden başarılı öğrencileri bünyelerine çekmek için harekete geçmeleri gerekir. Maalesef bursların tek elde tutulması bu bakımdan yanlış olmuştur; yine de bazı önlemlerin alınması gerekir diye düşünüyorum.
Ölçüler objektif olmalı
Bu konuda üniversitelerinde liyakate uygun olarak hak eden başarılı öğrencileri bilim ordusuna kabul etmesi gerekir. Hepimize düşen görev kendimizden çok kurumların geleceğini düşünerek bilim adamı nitelikli kişileri kurumlarda tutmak için gençleri isteklendirmek zorundayız. Eğer adamı olan, bu bana daha yakın, akraba, eş dost işi, evet efendimci kişiler akademisyen adayı olarak tercih edilirse, gelecekte üniversitede değil ileri lisede kendi kendimize çalar oynarız.
Başarılı bilim adamı adaylarını üniversitelere kazandırmak için;
1. Akademik değerlendirme ilkeleri ve ölçütleri geliştirilmelidir.
2. Verimliliği yüksek, üretken bilim adamı yetiştirmek için çıtası yüksek tutulmuş ölçütlerle bilim adamı vasfına sahip olanlar üniversiteye alınmalıdır.
3. Sağlıklı ve evrensel ölçekte bilim adamının sağlanması için TUS benzeri bir sınavla belirli bir puanın üzerindeki adaylar üniversitelere Araştırma Görevlisi için açılan yeterlilik sınavlarına başvurmalıdırlar.
4. Doktorasını tamamlayan araştırıcı eğer üniversitede hoca olarak kalmak istiyorsa “ınbreeding”in ortadan kaldırılması ve üniversite dinamikliğinin sağlanması için mutlaka başka bir üniversitede kadro aramak zorunda olmalıdır.
5. Üniversiteler bilim adamı yetiştirme programlarını çağcıl şekilde yenilemeli. Enstitüler ders programlarında bilim tarihi, felsefe, uygarlık tarihi, strateji, bilimsel araştırma teknikleri, etik, istatistik ve insan kaynakları dersleri mutlaka işlenmelidir. İletişim çağında her yönü ile olaylara bütünsel bakmayı
bilen, iyi yetişmiş, sezgileri yüksek, durumdan vazife çıkaran, sınırlar ve sorumluluk bilinci gelişmiş kişiler ile bilim yapabilir.
Sonuç olarak ülkemiz geleceğin yetişmiş elemanlarını ve üniversitelerinin yetkin bilim adamlarını yetiştirmek için şimdiden önlem alması gerekir. Aksi taktirde bazı fakülteler gelecekte gerçek bilim adamı sorunu yaşayacaklardır. Bu bağlamda öğrencilerin tercihlerinde bilim adamı olmayı hedefledikleri alanlara kaydırılması gerekir.
Bilim yapma meraklı üniversiteyi yeni kazanmış gençler tercihlerinizi bu yönde yapmakla ülkemizin geleceğine de sahip çıkmış olacaksınızdır. Aksi taktirde bugün bilim kuruluşlarını bir iş kapısı olarak gören memur zihniyetli kişiler ile üçüncü dünya ülkesi olarak az gelişmişlik kaderimizi kıramayız.
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi.
Populerlik: 10% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Eğitim | Yorum Yok »
Cuma, Haziran 8th, 2007
Gerçek bir önder halkın dikkatini tek bir düşman üzerine çekebilendir. Düşman çeşitli olsa bile bu çeşitliliği göstermeyen, ortak yanlarını bulan ve bu konuya odaklayandır. Halk bir düşman üzerine odaklanırsa hem bu mücadelesinde bire bir olduğu için kendisinin haklı olduğunu gösterecek daha çok kanıt bulacak, savaşta tutunacağı temeller daha sağlam olacaktır. Fakat düşman birden fazla olduğunda, “acaba biz bu savaşta haksız mıyız?” sorusu akla düşecektir ki bu da savaş iradesini kökten sarsacaktır. Tek bir düşman ve savaş nedeni olarak milli iradenin, bağımsızlığının vurgulanması psikolojik etki olarak daha yoğun olacaktır. Davadan şüphe duymamak; savaş bitmek bilmez olsa bile bizi sonuca götürecektir.
Tabi burada önderin önemi ortaya çıkmaktadır. İyi bir tanımlama ve sağlam bir iradenin sağlanması önemlidir. Düşmanlar ne kadar fazla olsa bile bunların ortak amaçları saptanmalı ve tek bir havuzda toplanmalıdır.
İşte PKK ile mücadelenin tanımlanması, düşmanın belirlenmesi ve mücadelenin gerçekleşmesi için
iradenin oluşturulmadı birlikte değerlendirilmelidir. PKK, arkasındaki güçler saptanmalı, bunların amaçları olan “bölünme” kavramı halka vurgulanmalı, ne kadar uzun ve güç bir savaş olsa bile amaç tanımı yapılmalı ve amaçtan vazgeçilmeyeceği konusu halka iyice tanımlanmalıdır. Çünkü bir savaş ancak milli bir iradeyle kazanılabilir. Bu da birliktelik, sarsılmaz amaçlarda geçiyor.
Peki, sorunu tanımladık. Şimdi neye ihtiyacımız var. Bu yolda bize kılavuzluk edecek bir öndere. Bu zamanında ATATURK oldu, zamanında Kıbrıs harekâtında Bülent ECEVIT. Her türlü fedakârlığa hazır bir kütle zaten mevcut. Sadece kararlılığı gösterecek ve adımları atacak bir lider!…
eGe Gelisim
Populerlik: 6% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Politika | 3 Yorum »
Cuma, Haziran 8th, 2007
Orhan Pamuk “Yeni Hayat” kitabında der ki ” bir kitap okudum hayatım değişti”. Aslında çok anlamlı bir ifade. Özellikle kitap kurdu insanlar bilirler ki okudukça yaşamları anlam kazanır. Yaşamı daha iyi algılar, karşılaştıkları sorunu daha kolay çözebilmektedirler.
İnsanın yaşama anlamlı başlaması, kendisine erken yaşlarda bir yol haritası çizmesi geleceğinde birlikte olduğu insanları daha iyi, daha doğru daha güzel görmesinin yollarını aramasını sağlayacak düşünme gücü katacaktır. Kitapların, kendini, ortamını, ülkeni, öteki ülkeleri, yer altı yer üstü zenginlikleri gökyüzünü size tanıtacaktır. Kitap insan kişiliğini, karakterini ve doğrularını tanıtacak, geleceğe yeni ufukların açılmasını sağlayacaktır.
Bilginin insana verdiği mutluluk ne para ne de servet ile sağlanabilir özdeyişinin önemini ancak bunu yaşayanlar bilir. E. Gibban “okumayı hiçbir servetime değişemem” ifadesi ile yaşamdan aldığı tadı vurgulamaktadır. İbn-i Sina gibi dünyaca ünlü bilgin “gecelerim hep okumakla geçerdi” diyor. Katip Çelebi “mumlar tükenir, güneş, doğar, ve ben hala okurdum” diyerek okuma alışkanlığını ortaya koymaktadır. Montesquie ise “okuma ile üzüntülerimi gideriyorum” diyor. Ünlü kimya bilimcisi Madam Curie bütün yoksulluğuna karşın geceleri sokak lambaları altında ders çalışarak eğitimini tamamladığını belirtiyor, yaşam öyküsünde.
Yaşamın farkına varmak, olayları sentezlemek veya analiz etmek için belirli bir bilincin oluşması yaşamdan zevk almak için okumak ve mutlaka okumak gerekir. Aksi taktirde Uğur Mumcunun meşhur sözü olan “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunur”. Maalesef bir çok kişinin TV ekranlarında veya birilerinden duydukları bir iki ifadeyi kullanarak uluorta konuştukları görülmektedir.
Gelişmiş Ülkelerde Okuma Alışkanlığı Bir Yaşam Biçimine Dönüşmüştür.
Sık sık batı ülkelerini ziyaret eden öğrenciler ve yetkililerin hayran kaldıkları bir olgu, bindikleri toplu taşıma araçlarında gördükleri okuyucu kitlesinin çokluğudur. Otobüs veya trene bindiğinizde bizler hariç herkesin elinde bir kitap iki durak arasını bile değerlendirmesidir. Parkta bahçede, tatilde, deniz kenarında, yemekhanede boş anda kitaplar açılıyor ve bir sayfada olsa okunuyor.
Özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde halen kitapçıların önünde sepetleri ile kitap satın almak için kuyrukta bekleyen insanlara sıkça rastlamaktayız. Temmuz 2005 in başında Portekiz de Lizbon üniversitesinde düzenlenen bir kursa eğitmen olarak bulunduğum dönemde ilgimi çeken en önemli olgu insanların her fırsatta kitap okuması olmuştu. Kursun yapıldığı mekan ile konakladığımız yer arasında hatırı sayılır nitelikte bir mesafeyi her gün bir tren, bir metro ve otobüs ile sağlamaktaydık. Tren istasyonuna girer girmez insanların işine yetişmek için acelesi yanında her köşede insanların ellerine bedava gazete tutuşturmaya çalışan kişilerin çabası hayatımda okumaya verilen önemin en büyük işareti olmuştu. Metroda yine aynı heyecan. İçimden keşke benim ülkemde de belediyeler böylesi bir etkinlik düzenleseler. Lizbon biraz da İstanbul a benzemesi nedeniyle keşke bizde de herkese sabahları okunacak birkaç sayfalık bir gazete verilse belki bir kaç insanımız boş zamanının değerlendirir diye düşündüm. Merak ettim Portekizce bilmememe rağmen genel içerik ve hedefledikleri anlayışı öğrenmek için yerel arkadaşlara sordum. Dağıtılan 15 sayfalık tabloit türü gazete, yerel yönetimin faaliyetleri, genel haberler, sağlık, reklamlar, hava durumu vs. her şeyden önce insanların trende ve metroda bir durakta olsa otururken genel bir bilgi sahibi yapmaktır. Hep yurt dışına çıkanlarımız sık sık belediye otobüslerinde kitap okuyan insanların davranışlarını gıpta ile izlediklerini söylerler. Nedense hep söyleriz ancak kendimiz okumayız. Bu konuda biraz kötü bir örnek olduğumuzu söyleyebilirim. Sanırım biraz “mış” gibi yaşıyoruz. Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu “Mış Gibi Yaşamak” adlı kitabında dünyadaki gelişimlerin tersine bizde okumuşların olayların farkına varılabilirlik konusunda sıradan insandan daha geri olduğunu ve güven vermediğini belirtiyor.
Zamanını Okuyarak Geçiren Bir Toplum Değiliz
Son yıllarda sıkça şikayet konusu olan zamansızlık nedeniyle kitap okunamamasının gerekçesinin arkasındaki en güçlü etki çoğumuzun farkına varmadan zamanımızın önemli kısmında TV izlemesi yatmaktadır. İnsanların mesai sonrası saat 17 00 ile yatsıya kadar olan 22 00 kadarki programların büyük çoğunluğu tele vole, şiddet ve ideolojik ağırlıklı görüntüler. Türk toplumunun yine sayın Temizel in ifadesi ile dünya birinciliği ile ortalama TV izleme alışkanlığı 4-5 saat arasındadır. Günde Internet ve TV ile geçirdiğimiz zamanı düşünürsek okumaya ne kadar zaman kalır merak etmeye başladım. Doğal olarak Internet ve TV den de bilgi alınabilir ancak uzmanlar okumanın daha etkili olduğunu belirtiyorlar.
Belgesel, kültürel, sinema, sanat, tartışma, reklamsız haber neredeyse yok denecek kadar az.
Bugün artık insanların yokluk ve diğer nedenlerden dolayı neredeyse tek eğlence kanalı ve zaman geçirebildiği tek objesi olan TV ekranları neredeyse insanları karşısına kilitlemektedir. Büyük çoğunluğu genç olan nüfusun bu kültür ile yetiştirilmesinin gelecekte yaratacağı etkileri şimdiden düşünmek zorundayız.
Türkiye Okuyan İnsanı Sevemedi
Bizde maalesef bu alışkanlık yok ve kitap okuma da başta devlet tarafından kötü ve zararlı olarak gösterilmiştir. 12 Eylül sonrası kitap okumak sanki ideolojik guruplara özgü bir davranış gibi gösterilerek yakalanan şahıslar ile birlikte okuduğu kitaplar, ders kitapları dahi ayırt edilmeden kamuoyuna zararlı diye tanıtıldı. Kim gerçekten suçlu ve zararlı tespiti yapılmadan, özellikle de okuyan ve düşünen kişiler bu süreçte hep mağdur duruma düşürüldü. Maalesef ülkemizde gelişen dinamik gençliğin eleştiri yapma şansı elinden alınarak sistemi eleştirmeyen ve kabullenen bir gençlik yaratıldı. Çok genç yaşta evden başlayarak sürekli dövülen, sus sen bilmezsin, aklın ermez, büyüğüne saygı, otoriteye saygı kişinin kişiliğini önemli ölçüde zedelemiştir. Kitap okuma alışkanlığı kazandırılamamış toplum ne yapacağını bilemeyecektir. Devlet kitap okuyanı ve okutanı hain ve düşman ilan etmiştir. Kitapların bir taraftan yasaklanması, diğer taraftan yayıncıların yasaklanması yanında pahalı olması kitap okunmasının önündeki en büyük engeller olarak görülüyor.
Sanırım geçmişte kitabın yanlış tanıtılması ve okuyucunun mağdur duruma düşürülmesinin okuma alışkanlığının azalması üzerinde büyük bir etkisi oldu. Ancak hepsinden önemlisi okuma alışkanlığı kültürü toplumumuza yerleşmedi.
Türk toplumu ne yazık ki batı toplumu ile karşılaştırıldığında okuma alışkanlığı yeterince gelişmiş değildir. Cumhuriyet kurulduğunda toplumun %90�nı okuma yazmadan yoksun olduğu şeklindedir. Bugünde halen Cumhuriyet kurulduğundan bu yana okuma yazma tam olarak sağlanamadı. Türkiye de OKUR YAZAR olmayanların ORANI bugün Türkiye genelinde 8.5; Güneydoğuda ise bu oran 22.8. Kadınların %30 una yakını okuma yazmadan yoksun. Ne yazık ki okuryazar olmakda yetmiyor.
Bu durum bile okuma yazmanın önemini yeniden düşünmemizi sağlamaktadır. Bilgi çağında halen okuma yazma bilmeyen ve var olanların da oranının 4 olması ile Türkiye’nin insani gelişmişlik düzeyi arasında ciddi bir ilişki olduğunun göstergesidir.
Ancak son yıllarda en çok üzüldüğüm bir olgu da, gençliğin gerek eğitmenler ve gerekse de aileler tarafından kitap okuma yerine sürekli sınava hazırlanma telkinin yapılmasıdır. Sürekli sınava hazırlanan ve kitap okutulmayan milyonlarca genç eli kolu bağlı durumdadır. Bu anlayış maalesef bugün insanımızı duygu, düşünce ve iç zenginlik yönünden köreltmiş, tir. Kişinin öğrenme becerilerinin tamamlandığı 20 yaşı sonrası çok sayıda insan iş yapamaz konuma gelmektedir.
Okuma Alışkanlığı Kazandıralım
Yapılan bütün araştırmalar, erken dönemde okuma alışkanlığı kazanan çocukların kelime hazinesi ve düşünme yeteneği artmakta buna bağlı olarak yaratıcı zeka, dinleme konuşma yeteneğinin geliştiği belirtilmektedir. Benim de kendi gözlemim okuma alışkanlığı olmayan kişinin istediği kadar derece alsın, makam ve mevkiye gelsin, alternatif düşünme, yaratma ve farklılık yaratma konusunda yetersiz olduğu görülmektedir. Kitap insanın kişiliğini, karakterini ve doğrularını tanıtmak, geçeği yeni ufukların açılamasını sağlaması bakımından önemli. Kitap ve bilgi yaşamı gönül gözü ile görülmesini sağlayarak iç zenginlik yaratması bakımından önemlidir.
Gallius, “kitaplar sessiz öğretmenlerdir” diyor. Bazen toplum eğitimi için bazı teknikler geliştirerek okuma alışkanlığı kazandırabiliriz. Basından öğrendiğimizi kadarı ile, 21 Ekim tarihli Hürriyet Gazetesi Kahramanmaraş ili Türkoğlu ilçesinde lise öğrencilerini taciz eden bir gence okullar için önerilen 100 temel eserden üç tanesini polis gözetiminde zorunlu okuma cezası getirmiştir. Çok anlamlı ve yapılması önerilen bir ceza. Ne yazık ki ceza alan genç bir süre sonra kitap okumak yerine cezaevinde kalmayı tercih etmiş. Savcının bu anlamlı teklifini maalesef gencimiz sanırım bilincinin yetersizliği nedeniyle doğru değerlendirememiştir. Genç birkaç gün sonra okumaktan vaz geçmiş ve cezaevinde olta atmayı benimsemiştir. Yine de savcıyı kutluyorum. Benzer bir davranış Doğuda bir ilimizde gerçekleşmiştir. Şanlıurfa da bir okul müdürü okumayı yaygınlaştırmak için muz ve meyve suyu promosyonu yaratmış. Söylenti o ki bazı öğrencileri bu sayede ilk defa muz un tadına bakmışlardır.
Eğitilmiş İnsanlara Toplumu Aydınlatma Görevi Düşüyor
Batıda gördüğümüz gibi başta aydınlarımız, öğretim üyeleri, öğretmenler, mühendisler, doktorlar, okuma zevkini topluma benimsetmek isteyen tüm kişilerin örgütlenmesi ve topluma örnek olmasının yolları aranmalıdır. Herkesin yanında kitap bulundurması ve bir dakika bile zamanı olsa kitap okumaları örnek bir davranış olacaktır. Özellikle batıda trende ve otobüslerde insanların oturur oturmaz kitabını açma alışkanlığını ülkemize benimsetmek için örnek oluşturalım. Özellikle gençler için okumanın öneminin beyin gelişimi ve düşünme sistematiğinin kazanılması açısından önemlidir. Gençliğin erken dönemlerde okumsı ve daarcığını doldurması ve edindiği bilgi ile geleceğinin yol haritasını çizmesi sağlıklı bir Türkiye için önem arz etmektedir.
Evde mutlaka her akşam çocuklarımızın yanında kitap okuyarak örnek olmamız gerekir. Gerekirse biraz da TV ekranlarını çok önemli programların olduğu saatlerde izleyelim, yoksa her saatte TV izlemenin gerekli olamadığını gösterelim. Bizleri zenginleştirecek kitap okuma kursları düzenleyelim, çevremizdekileri sürece teşvik edelim, kitap üzerine sohbetler yapalım. Bir şekilde kitap sevgisini birbirimize sevdirmeye çalışalım.
Bize bu şekilde yaşamak yakışır.
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi.
Populerlik: 5% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Eğitim | 1 Yorum »