Arşiv Haziran, 2007
Perşembe, Haziran 7th, 2007
Egegelişim Paylaşım Platformu hergeçen gün hizmet çeşitliliğini arttırıyor. Egegelişim Forum bölümünü açtıktan kısa bir süre sonra ilan ekleme, link ekleme, resim yükleme gibi birbirinden farklı 3 ayrı hizmeti aynı anda egegelisim yayın hayatına soktu. Böylelikle egegelisim üzerinden aynı anda birçok hizmete erişim imkanı sağlanmış oldu. Hizmet çeşitliliği arttıktan sonra gerek paylaşımlar gerek üye sayımızda gözle görülür bir gelişme yaşanıyor. Tabii ki burda üye sayısından ziyade paylaşımcı arkadaşlarımızın aramıza katılması. Böylelikle sitemizdeki devamlılık ta sağlanmış bulunmaktadır.
Hem resimlerinizi daha kolay paylaşabileceğiniz, hem internette aradığınınz birçok sitenin listelendiği bir bölüm hem de seri ilanlarınızı ücretsiz olarak yayınlayabileceğiniz bir platform yayın hayatına merhaba dedi. Umarız egegelişim in hizmet çeşitliliği her gün artarak devam eder ve sağladığı bu hizmetlerde uzun soluklu olup kullanıcılarına fayda sağlar. Egegelisim in benzer uygulamaları aynı platform üzerinde birleştirilmiş ve birbirine egegelsim.org sitesi üzerinden bağlanmıştır. Böylelikle hizmet çeşitliliği tek bir noktadan kullanıcılara karışıklık yaratmadan sunulmaktadır. Yine egegelisim in yayın hayatı ilerledikçe hizmet çeşitliliği kullanıcıların taleplerine bağlı olarak artacaktır. Bu ve benzeri konulardaki talepleri forumumuzda paylaşabilirsiniz. Sitemizde iyi vakit geçirmeniz dileğiyle mutlu yarınlara…
eGeGelisim Ailesi
Populerlik: 4% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Genel | Yorum Yok »
Çarşamba, Haziran 6th, 2007
->
Misyonu enerji verimliliğini artırmak ve yenilenebilir enerji teknolojilerini geliştirmek olan Amerikan Enerji Bakanlığının Ulusal Yenilenebilir Enerji Laboratuarının (NREL) yeni metalik mürekkep teknolojisi ile kaplamalar, iletken ızgaralar ve kontaktlar yapılabilmektedir. Bu bakır ve gümüş metallerine dayanan yeni bir buluştur. Bu yeni buluş bu gün en çok kullanılan serigrafi/ipek baskı ve vakum çökeltme teknolojilerinden çok daha iyi sonuçlar vermektedir.
Metalik mürekkepler bir çok malzeme üzerine bugünkü ticari mürekkep püskürtme teknolojisiyle, fotolitografi ve elekleri elimine ederek, yüksek çözünürlükte (10 mikron), düşük sıcaklık ve atmosferik şartlarda baskı sağlayabilmektedir. Metalik mürekkepler ile çok ince yüzeylere ve eğri yüzeylere de baskı yapmak mümkündür.
Metalik mürekkep teknolojisi güneş enerjisi hücreleri, yassı panel göstergeler, dokunmatik ekranlar, basılı elektronik devreler, esnek devre kartları, ince filmler, plastik filmler, radyo frekanslı belirleme etiketleri (RFID), organik yarı iletkenler, organik ışık yayan diyotlar (OLEDs).
Organik mürekkep teknolojisini girebileceği pazar çok geniştir. Organik ışık yayan diyot pazara küçük ekran uygulamaları için 215 milyon dolardan 3.13 milyar dolara büyümesi tahmin edilmektedir. OLEDs için yeni pazarlar akıllı ambalajlar, cep telefonları, yassı panel ekranları, akıllı etiketler, organik güneş hücreleri, bagaj etiketleri, akıllı elbiseler olacaktır. OLEDs aynı zamanda kişisel bilgisayar ekranları ve dizüstü bilgisayar ekranlarına da kayarak 40 milyar dolarlık pazar yaratması beklenmektedir. Güneş enerji pazarının ise 160 milyon dolar civarında olacağı tahmin edilmektedir.
Prof.Dr. Muammer Kaya
Teknoloji Araştırma Merkezi (TEKAM) Müdürü
Populerlik: 7% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Genel | 2 Yorum »
Çarşamba, Haziran 6th, 2007
Çukurova Üniversitesinde yapılan “III. Sosyal Bilimler Eğitimi Kongresinde” Prof. Dr. Nilgün Çelebi “Sosyal Teorilerin Sosyal Bilimlerdeki Yeri” konulu sunusunda “sosyal bilimler temel bilimlere katkı yapabilir” temennisini içeren açıklaması ilgi çekiciydi.
Sayın Çelebi, gözlem-nedensellik ve sonuç ilişkisi ile zaman-tarih ve kültür arasında bir bağ kurmaya çalışan sentezi ile konuyu bütünleştirmeye çalıştı. Thales ile başlayan ve Galileo ile zirveye çıkan gözlem ve deney anlayışının bilime katkısını kısa bilim tarihi süreci içinde işlediler.
Galileo’nun bilime metodolojiyi kazandırdığını ve bunun da tümevarım ile bilimde dönüşümlerin sağlamasının yolunu açtığını belirttiler. Tümevarım tek tek objeleri inceleyerek ve adım adım işleyerek ve akıl ile elde edilen bilgilerin yine akıl yolu ile bilgiye dönüşümünü sağladığını belirttiler. Böylece tek tek olgulardan yola çıkarak yeni yaklaşımların oluşması ve buna bağlı olarak yeni alanların oluşmasına neden olmuştur. Yeni bilgi, yeni bilim dallarının felsefeden ayrılarak bağımsız bilim dalları olmasını sağlamaktadır. Bacon yeni bilim dallarının ortaya çıkmasında önemli görevler üstlenmiş bir bilim felsefecisidir.
Bu bağlamda bilimsel araştırma ve buluşlardan elde edilen bilgiyi arıtılmış bilgi olarak tanımladılar. Hayattan çıkarılan derslerin damıtılmış bilgi olduğunu ve bunun üzerine söylenen sözün bir anlamda kültürel birikime katkı yaptığını belirttiler.
Bilgi, Kültür ve Sosyal Bilimler
Ayrıca insan ve insanın sosyal bilim durumu ile kültür arasındaki ilişki işlendi. İnsanın diğer canlılardan ayrı olarak sosyabil olduğunu, birbirini kolladığını, katkıda bulunduğunu ve bunu bilinci ile yaptığını belirttiler. İnsanın soyabil özelliğinin sosyal bilimler açısındaki önemini ve doğa bilimlerine yapacağı katkı arzusu ve beklentisi ile konuşmalarını tamamladılar.
Tabii sosyal bilimlerin doğa bilimlerine katkısının beklenmesi ilgi uyandırdı. İnsanın yaşamdan tecrübesi ile gözlem ve deneye dayalı bilgi elde etmesi ve bu bilgiyi teknolojiye dönüştürmesi ile bugün yaşadığımız biricik dünyamızdaki var olan olgulara sahip bulunmaktayız. Ancak bu arada insanın yarattığı bir çok nesnenin ve olgunun temel bilimler tekniği kullanılarak yapılması kadar insanı doğrudan etkilemesi nedeniyle her iki bilim dalının birbirinin katkısını ortaya koyması bakımından önemli. Bilimde gözleyen ve gözlenen ilişkisi içinde insan doğayı ve insanı gözlemekte ve yakaladığı ilişkileri genelleştirerek yeni iletişim oranları kurabilmektedir. İnsan doğayı anladıkça doğadan daha iyi yararlanmak için yeni teknikler geliştirmektedir.
İnsanlık Bilimsel Çalışmaların Sonuçlarını Sorgulamalıdır
Bugün insanın yaptığı, ancak doğa ve insan üzerinde olumlu ve olumsuz etkileri olan bir çok buluş sorgulanmak zorundadır. Özelikle bilim insanları olarak her yapılan araştırmanın insan, doğa ve çevre üzerinde yapacağı etkinin sorgulanması gerekiyor. Atom bombası, hormon kullanımı, elektrikli cihazlar ve bunların yarattığı çevre kirliliği doğal olarak insanı etkilemektedir. Konu hem insanın yaşam biçimi ve kalitesini etkilemesi, hem de doğrudan etik konusunun ilgi alanına girmesi nedeniyle sosyal bilimler ile doğa bilimleri arasında bir bağ oluşmaya başlamaktadır.
Üretim ne işe yarıyor?
Bilim üretilen bu ürünlerin insan için uzun ve kısa süreli etkilerini tartışıyor mu? Küresel ilişkilerin insanın maddi ve manevi dünyası üzerindeki etkileri nelerdir? Etik olarak bunca yaşanan ve insanı zorda bırakan temel bilimler araştırmaları sonucu elde edilen teknoloji ürününe karşı ne söylenmelidir? Bu gibi konular, sosyal bilimlerin katkısının olacağı alanlar olarak sıralanabilir. Bugün insanın oluşturduğu bu olgular üzerine söz söyleme zamanının geldiği de bilinmektedir. Temel bilimler ile sosyal bilimlere metodolojik olarak ayrı yaklaşabilir ve öğretileri de farklı olabilir, ancak aynı alanda da çalışabilirler. Örneğin hepimizin sık kullandığı cep telefonu. Çalışma düzeneği mantık biliminin prensipleri üzerinde gerçekleşmektedir. İşlevsel olarak temel bilimleri ve sosyal bilimleri ilgilendiriyor. Sonucu insan ve insan sağlığını ve toplumsal dönüşüme kazandırdığı etki yönünden temel bilimler ve sosyal bilimlerin ortak alanı olarak sorgulanabilir.
Sosyal Bilimler Nedir? Ne Tür Alanlar İle Uğraşır
Tabii sosyal bilimler nedir? Ülkemizde sosyal bilimlerin önemi nedir? Hangi alanlar sosyal bilimlerin alanına girer? Sosyal bilimlerin temel bilimi hangidir?
Sosyal Bilimlerin Temel Alanları Nelerdir? Sosyoloji, psikoloji, mantık, felsefe gibi alanlar sosyal bilimlerin ilgili alanlarıdır. Sosyoloji bilimin temelini oluşturmaktadır. Ancak sosyoloji gibi sosyal bilimlerin temel bilimi olan bir alanın, bir ihtiyaçtan doğan durumu analiz etmek ve çözüm arayışı konusunda istenilen düzeye geldiği söylenemez. Doğal olarak materyali insan olduğu için sosyolojinin toplumsal sorunlara bakış açısı kazandırması ülkemizde pek istenmiyor. Ülkemizde sayın Çelebi’nin de belirttiği gibi sosyal bilimlere maalesef siyasilerin “yeni bir insan yaratma veya ideolojik dönüşüme katkıda bulunabilir alan” olarak görülmesi nedeniyle pek geliştirilemedi.
Sosyal Bilimler ve Fen Bilimleri: Hepsi Temel Bilimler Ülkemizin aydınlık geleceği fen bilimleri kadar sosyal bilimlerin de aynı ölçüde değer görmesi ile sağlanacaktır. Sosyal bilimlerin ülkemizde gelişmemesi toplumun gelişememesi ile eşdeğer niteliktedir. Belki de bugün ülkemizin bu kadar sorun yaşamasının temelinde sosyal bilimlerin gelişmemesinin büyük payı bulunmaktadır. Ülkemiz maalesef soğuk savaşa yenik düşürülerek eğitimi ve bilimi içeriden çökertilmiş durumdadır. Tabii Türkün Türk’e yaptığını, yani kendi kendimize yaptıklarımızı da unutmamak kaydıyla.
Belki de bugün ülkemizin bu kadar sorun yaşamasının temelinde sosyal bilimlerin gelişmemesinin büyük payı bulunmaktadır. Türkiye’nin gelecekte karşılaşacağı birçok temel sorunun çözümünün sosyal bilimler bakış açısına gereksinim duyulacağı açıktır. Derinleşen sosyal ayrışmalar, bölgesel farklılıklar, gülük yaşamın farklı yorumlanmasından kaynaklanan siyasal, sosyal ve ekonomik sorunların topluma anlaşılır çözüm üretmesinde yeni bir sosyal bilimler yaklaşımına ihtiyaç bulunmaktadır. Özellikle yozlaşan ve kitlelerin gözünde irtifa kaybeden siyasal demokrasimizin de içinde bulunduğu bir dizi sorunun ancak nitelikli insan sermayesi ile yukarıya taşınmasında sosyal bilimlerin yaklaşımları ve çözüm önerileri önem taşıyacaktır.
Türkiye’de Sosyal Bilimler alanında yeni bir açılıma ihtiyaç duyulduğu artık yadırganamaz. Bu nedenlerden dolayı ülkemizde sosyal konulara eğilen, projelere ve araştırmalara destek sağlayan TÜBİTAK gibi bir Sosyal Bilimler Akademisinin oluşturulması bu alandaki gelişmelere büyük katı kakı oluşturacaktır. Bu nedenlerden dolayı ülkemizde sosyal projelere ve araştırmalara daha çok destek sağlanması, en azından sonuç ve sentezlerine saygı duyarak dikkate alınması birçok sorunun çözümünde büyük katkı oluşturacaktır.
Kaldı ki sosyal bilimlerin fen bilimlerden pek çok kazanım elde etmiş oldukları gibi, fen bilimleri de sosyal bilimlerin metot ve yaklaşımlarından pek çok şey öğrenecektir. Bunun için Sokrates’e, Vinci’ye, Bacon’a, Einstein’a bakmak yeterli olacaktır. Ayrıca ülkemizin yetiştirdiği değerli bilim insanlarından Yaman Örs, N. Fişek ve B. Güvenç’in çalışmaları ayrıca önemlidir.
Türkiye’nin iletişim çağında sorunu doğru okuyup doğru tahlil yapacak yeni bir yapılanmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Fen ve sosyal bilimlerinin önünü açarak beyin fırtınası anlayışı ile temel bilimler alanına yönelmemiz gerekiyor. Ülkemiz üniversitelerinde her şeye rağmen sayıları az da olsa dünya çapında nitelikli fen ve sosyal bilimci bilim insanı olduğunu biliyoruz. Bilim insanlarımızı isteklendirerek ülkemizin aydınlık geleceğine katkı sağlayabiliriz. Aydınlık ve muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkmış bir Türkiye ancak yeni bir Anayasa ve Yükseköğretim Yasası yanında Bilim ve Teknoloji Bakanlığı kurarak sağlanabilir. Yeni, dinamik ve çağcıl anlayışlar ile anacak ülkemizin ve dünyanın mevcut ve gelecekte karşılaşacağı ekolojik ve çevresel sorunları bilimsel olarak çözerek kendisine bir ayrıcalık kazandırabilir. Türkiye’nin dinamik insanlarının bunu başaracağına inanıyorum, yeter ki bilime ve bilgiye değer verelim.
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi.
Populerlik: 7% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Eğitim | Yorum Yok »
Salı, Haziran 5th, 2007
Son günlerde artan şiddet olayları hepimizi tedirgin etmeye başladı. Ne yazık ki şiddet olayları; yalnız okullarda değil başta Güneydoğu olmak üzere ülkemizin her tarafında yaygınlaşmaya başladı. Neredeyse toplum olarak yaşanan olayları kanıksar olduk. İnsanların ruh hali bozuldu. Ancak beni en çok etkileyen ise bir öğrencinin bıçak ile boğazının kesilerek öldürülmesidir. Tabanca, bıçak ile yaralama, kafasına sert bir cisim ile vurarak öldürme olaylarının hepsini acı içinde gördük. Öldürmek bile hafif kaldı, büyük bir hınçla birinin boğazını kesebilmek… önüne gelene satır sallayabilmek… yıllarca aynı sıralarda oturduğu arkadaşlarını belki de bir hiç uğruna sıfırlayabilmek. Öğrencilerin mi psikolojisi bozuldu, yoksa bizlere bir şeyler mi oluyor. Çocuklarımız adam olsun, kızlarımız okuyup öğretmen olsun, hakim olsun diye gönderdiğimiz okullara bir şeyler oluyor. Bu topluma bir şeyler oluyor.
Toplumun Ruh Hali Bozuk mu?
Bugün okullarda sıkça gündeme gelen şiddet olayları, artan cinnet geçirmeler, polislerin intiharı, kredi kartları mağdurlarının çocuklarını öldürmeleri, her köşede artan mafya ve bunlara karışan her düzeyden bazı kolluk kuvvetleri, Güneydoğudaki olaylar, afiş asan, resim sergisi açan öğrencilere yapılan kitlesel saldırılar, trafikte insanların birbirlerine yol vermemesi, artan tahammülsüzlük toplumda tam bir paranoyaklık yarattı.
Geçenlerde NTV’de şiddet üzerine yapılan bir tartışmada Prof. Dr. Özcan Köknel nüfusumuzun % 60 oranında ruh sağlığı sorunu bulunduğunu belirtiyordu. Bu rakamın ne anlama geldiğini herhalde söyleyen psikolog bilerek söyledi. Eğer trafikte kuralları ihlal eden kişiyi uyardığınızda arabasını durdurup, değnekle üzerinize saldırıyorsa, bakkalı eski tarihli yoğurdu niçin satıyor diye uyardığınızda “ne tarihi lan” diyorsa, öğretmen öğrenciyi dövüyorsa, baba oğlunu ve eşini dövüyorsa ve bunlar artık rutinleşmişse Sayın Köknel’in dediklerinin ileride nelere yol açacağını biraz daha düşünmek gerekir. Bütün bunların bir günlük bir olay olmadığı ve bir geçmişinin olduğu muhakkak. Uzun yıllar bu ülkede değişim adı altında bizlere empoze edilen ekonomik ve sosyal politikalar ve bunun savunucusu olan siyasi yapımız, bunların eğitim ve medya zinciriyle perçinlenmesi sonucunda bugüne gelinmiştir.
İnsanların sabrının bittiği, konuşurken yazarken kısa kestiği, TV ekranlarında zipleme yaparak ciddi anlamda bir filmi, haberi veya belgeseli tam bitiremediği, sınavlarda şıkların dışına çıkamadığı yerde tam bir tükenmişlik ve sabırsızlık başlamıştır. Bu sabırsızlık; yolda işyerinde evde tahammül sınırlarını zorlamaktadır. Kimse kimseyi en ufak bir davranışta konuşarak değil, şiddetle bastırmaya çalışmaktadır.
Son yıllarda iyice açılan gelir dağılımı dengesizliği, çalışarak karnını doyurmayan insanların yanında çalışmadan hesapsız para harcayan insanların görüntüleri, TV ekranlarında insanların bilinçsizce sarf etiği laila havalarının varlıksız insanlar üzerindeki etkileri yabana atılmamalıdır. Bilim sanat faaliyetleri, doğayı koruma, sosyal etkinlikler, gençlerin sorunlarına ve ülke sorunlarına yol yöntem aramak, gençler için değişik teşvik programlarını yaratmak hiç akla gelmiyor. Gençler bunlardan yoksun oldukları için doğal olarak güce göre hareket ederek alan kazanmaya çalışmaktadır. “Ne ekersen onu biçersin” diyesi geliyor insanın.
Güç Olma Talebi Şiddeti Besliyor mu?
Kendini gerçekleştirme olgusu normal yollardan sağlanamadığı zaman diğer yollarla sağlanmaktadır. Para ve silah bu gücün diğer önemli araçları olarak devreye girmektedir. Böylece kendi özgüvenini toplamakta ve kendisini hissettirmeye çalışmaktadır. Bugün okullardaki ve Güneydoğu Anadolu’daki olaylara biraz da bu gözlükle bakmak gerekir.
Para ve silaha sahip genç; diğerlerine göre üstünlük sağladığını düşünmektedir. Araba, güzel elbise, pastaneye gitme ve moda deyimi ile hava atmak. Buna erişemeyenler de saldırıya geçmektedir. Birkaç yıl önce İstanbul’da bir yılbaşı gecesi büyük bir grup otelde eğlenmeye gelenlere saldırdılar. Gösteri yaparak burada aşırı tüketim odluğunu belirtiyorlardı. Bu gençler çevreci veya sol gençlik değildi, muhafazakâr gençlerin bunu dile getirmesi gözden kaçmamış olsa gerek. Bugün bu olayların yaşandığı okullara bakarsanız güç kullanma olgusunun altındaki psikoloji rahatlıkla ortaya çıkmaktadır.
Dilimizi Düzeltelim
Çin’de huzursuzluk çıkınca halk filozof Konfüçyüs’e başvurur, Konfüçyüs “dilinizi değiştirin der,” anlamazlar. İnsanlar yeniden başvurur, aynı cevabı alırlar ve böylece Çin dilinin sadeleşmesi ve insanların birbirini anlaması gerektiğini ortaya koymuşlardır. Ülkemizde bugün yaşanan ve neredeyse her tarafı gergin, kimsenin kimseyi taşıyamadığı, öğrencilerin birbirinin gırtlağını kestiği, tabancaların kullanıldığı ortamın alt yapısına bakıldığında ciddi sorunlar bulunmaktadır. Ders veren arkadaşların dikkatinden kaçmamıştır, son yıllarda öğrencilerde bir dil kirliliği görülmektedir. Yazıları kısa yazmak, cümleleri tam bitirmemek gibi. Sokakta yanınızdan geçen insanlara bakın, başta gençler olmak üzere küfürlü konuşmalar, jargonlar, tüm bunlar ciddi iletişimsizlik örnekleridir. Yetkililerin düzgün cümle kullanmamaları, karşısındaki vatandaşı dinlememeleri, onları küçük görmeleri, toplumda dil-iletişim sorununun önemini ortaya koymaktadır.
Eğitim Sistemimizin Hedefi, Vizyonu ve Misyonu Var mı?
Ülkenin ciddi bir eğitim amacının olmadığı, varsa da kâğıt üzerinde kalarak öteye gitmediği bugünkü sonucu ile ortadadır. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde bulunan eğitim maalesef bugün hızla özelleştirilerek parası olanın özel okullar, kurslar, vakıf üniversitesi ve yurtdışına çocuğunu göndererek eğitimlerini tamamlamaya çalıştıkları yine hepimizin bilgisi dâhilindedir.
Hedefi, vizyonu ve misyonu olmayan Türk eğitim sisteminin bir sonucu olarak bugün eğitim sisteminin iyi işlemediği ortaya çıkmış bulunuyor.
Ne Arıyorduk, Ne Bulduk?
Bugün sorulan soru NE ARIYORDUK, NE BULDUK? Türk gençliğinin yaşamdan beklentisi nedir? Türk gençliği ülkesini ileri taşımak için ne düşünüyor? Ütopyası var mı?
Devletin kendi biricik varlığı olan dinamik gençliği için ne tür faaliyetlerde bulunmaktadır? Dünyanın en dinamik gençliğine sahip ülkemiz gençlerini hedefsiz bırakmanın bedeli maalesef başıbozukluk ve yetersiz eğitim ve doyumsuzluk olmuştur.
Şiddet Bir Sonuçtur, Ya Nedeni Nedir?
Her düzeyde şiddet kültürü sorun çözme yolu haline gelmiştir. Eğitimde şiddet bir sonuçtur. Her sonucun bir nedeni vardır. Bugün sorun “ne ektik ne biçiyoruz” düşüncesiyle yeniden ele alınmalıdır. Bu çocukların yeterince eğitilmemesi yani doyurulmamasının, öğrencileri şiddete yönlendirdiği bilinen bir olgudur. Bu olayların yaşandığı okulların büyük çoğunluğu devlet okulları olduğu da doğrudur. Özel okullar da nasibini almaktadır. Eğitimin içinin boşaltılması herkes için farkına varsa da varmasa da fatura yaratmaktadır. Sorunun yoğunlaşması astronomi değil, astroloji kitaplarının artışıyla doğru orantılıdır.
TV Dizileri ve Feodalite
Çağımızın iletişim teknolojilerinin en etkili silahı olan TV ekranları büyüğünden küçüğüne herkesi karşısına oturtabilme becerisine sahip duruma geldi. Özel TV’lerde gösterilen dizilerin tamamı güvensizlik, namus cinayetleri, şiddet, kan, silah, ağalık ve kısa yoldan zengin olma temalarını işlemektedirler. Ancak okuma yazması olmayan (yüksek eğitimli cahiller de dahil) TV ekranlarından başka zevki olmayan halkın bunlardan etkilenmemesi mümkün mü? İnsan beyninin çalışma prensiplerinin de bu tür uyarlamalara açık olduğu düşünülürse, eğitim ve kitle iletişim araçlarının yanlış ve doğru kullanımının önemi ortaya çıkmaktadır.
Bugün başta Güneydoğu olmak üzere ülkenin her tarafından ciddi bir şiddet işlenmektedir. Kimse kimseyi dinlemiyor. Kimin ne aradığı da bilinmiyor. Çağdaş medeniyet seviyesini yakalayalım, birlikte güçlü yarınlar yaratalım anlayışı ile yurttaşlık bilinci için bizler çırpınırken, diğer taraftan feodal kalıntıların makbul değerlermiş gibi toplumun önüne medya aracılığı ile konulması hiç de hoş değil. Toplumu daha evrensel değerler etrafında dil, inanç ve yöresel farklılıkları göz ardı etmeden birlikte yaşamayı sağlayacak şekilde işlemek gerekir. Asıl olan insani değerleri; kültür, dil ve inancın üzerinde bir anlayış ile eğitim aracılığı ile vermektir. Bugün yaşanan göç, yoksulluk, bölgedeki belirsiz eller maalesef farkına varmadan şiddeti körüklemektedir. Bundan hepimiz nasibimizi almaktayız.
Biz Ne Yaptık?
Peki, nasıl oluyor da bu gençler bu kadar acımasız oluyorlar? Nerde yanlış yaptık sorusu soruldu mu? Bu gençlere insan sevgisi, doğa sevgisi, güzellikler konusunda bir şeyler verilebildi mi? Bunun altyapısı konusunda başta devlet olarak ve de bugüne kadar devlet yönetimine talip olmuş Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Bakanlar, Milli Eğitim Müdürleri, Üniversitelerde Rektörler, Dekanlar, Bölüm Başkanlarına sormak gerekir, hangi yanlışı gördük ve ne yaptık? Çözüm önerilerimiz ne oldu. Toplumu eğitmek için hangi öngörülü proje üretildi? “Öğrenciler olmasa Milli Eğitim Bakanlığını idare etmek kolay olur” anlayışını mı dikkate alacağız, yoksa dünyanın en genç ve dinamik nüfusuna sahip olmanın mutluluğu ile bu gençlerin enerjisini nasıl üretime ve güzelliğe dönüştürebiliriz diye mi düşünmek gerekir?
Çözüm önerileri ve geleceğe ilişkin öngörüleri gelecek hafta işlenecektir. Haftaya kadar yaşama bütünsel ve farklı bir göz ile bakmak, baharın bu güzel günlerinde şiddet yerine “yüz çiçek açsın yüz fikir tartışsın” anlayışı ile sorunlarımızı tartışma ve karşılıklı sevgi saygı içinde işlenmesi dileği ile nice güzel baharlı günlere.
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi.
Populerlik: 5% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Eğitim | Yorum Yok »
Salı, Haziran 5th, 2007
Toplumların gelişmişlik düzeyi bir çok ölçüte bağlı olarak değerlendirilmektedir. Toplam nüfus başına karşılaştırma yapıldığı zaman İngiltere, Almanya ve Türkiye nüfus olarak birbirlerine yakın sayılır. Ancak söz konusu ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, insani kalkınmışlık ölçütleri endeksine göre karşılaştırdığında
Türkiye’nin önemli derecede ayrıştığı görülmektedir.
Bunlardan bir tanesi de tükettiği kağıt miktarı özelde de okunan kitap sayısıdır. Bu konuda sık sık sorulur, biz kitap okuma yönünden dünyada neredeyiz diye. Veya ne kadar okuyoruz. Ancak mevcut verilere ülkemizin kitap ve kütüphane ile karşılaştırıldığında başta Batı Ülkeleri ile aramızda 10 kat farkın olduğu görülmektedir.
Eski bakanlardan Sayın Zekeriya Temizel 1 Eylül 2006 tarihli köşesinde “Türkiye okuyor mu, okumuyor mu?” Sorusunu rakamlar ile açıklıyor. Kültür bakanlığının Uluslararası Standart Kitap Numarası (ISBN) sayısına göre 1992-2004 tarihleri arasında toplam 150.601, yılda ortalama 10.750 yeni yayın basılıyor. UNESCO verilerine göre 1999 yıllında, İngiltere de 110.965, Almanya da 78.042, ABD de 68.175, diğer ülkeler yanında Türkiye de ise 2.920 (www.uis.unesco.org).
Türkiye deki halk kütüphanelerinin sayısı 1.300 civarında. Kütüphaneye kayıtlı üye sayısı 427 bin (sanırım çoğunluğu öğrenci). Toplam okuyucu sayısı 20.706.526. Türkiye’de 50 bin kişiye bir kütüphane düşerken, Almanya da 7 bin, İngiltere de 13 bin, Finlandiya da 4 bin, AB ortalaması 7 bin 558.
Sayın Temizel bir diğer ölçüt olan bandrol sayısının okunan kitap sayısını yeterince yansıtmadığını düşünerek güvenli olmadığını belirterek yine UNESCO ödünç kitap servisinin verileri ile karşılaştırıyor. Ayrıca çok önemli bir gösterge olabilecek korsan kitap sayısının mevcut durumda Türkiye nin okur bir ülke olması için mevcut verilerin dört katı olmasının da mümkün olmayacağını düşünüyor.
Türkiye’de Okuma Alışkanlığı Düzeyimiz Nedir?
4 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Kitap Okuma Tutkusu” adlı yazı İ.Gürşen Kafkas tarafından kaleme alınmış önemli bir yazı. Yazı özellikle “bitkisel belleğimizin tapınağı olan kütüphaneler” ile kitap okuma kütüphanelere verilen önemi işlemektedir. Bilincimizin gelişmesini, kültürel alt yapımızın zenginleşmesi ve sanatsal bakış zenginliğimizi kavratılmasında önemli rolü olan kitap “genç kuşağı yönlendiren ve geleceğe hazırlayan önemli bir seçenektir” diyor Kafkas.
Kafkas’ın belirttiğine göre girmeye çalıştığımız AB ülkelerinde 7.500 kişiye bir kütüphane düşerken bizde 51 bin kişiye bir kütüphane düşüyor. Pekala buna rağmen okuyor muyuz? Japonların bir karşılaştırmasına göre kişi başına yılda 4 kitaptan az ise okunmuyor, 4-10 az okunuyor, 10-20 okunuyor, 20 kitabın üzerinde kitap okuyan bir kişi çok okuyor sınıfına alınmaktadır. Deniz Kavukçuoğlu 29 Ekim 2006 tarihli Pano köşesinde Japonya da bir yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye de ise 23 milyon 500 bin kitap basılarak nerdeyse Japonya’da bir günde basılan kitap sayısı kadar kitap bizde bir yılda basılan kitap sayısına eşittir. Kalkınmış ülkelerde kişi başına 7-8 kitap düşerken, Türkiye de kitaptan söz edilememektedir. İstatistikler Türkiye de her yüz kişiden 4-5 i kitap okuyor. Yine Japonya da bir kişi yılda 25 kitap okurken, bizde 6 kişi yılda bir kitap okuyormuş. Kitap okuma sayısı kütüphane sayısı kıraathane sayısı ile karşılaştırıldığı zaman çok çok gerilerde olduğumuz ortaya çıkmaktadır. Ovidus “gençliği kitapla beslemeyen ulusların sonu acıdır” diyor.
Ülkemizdeki okuma oranı ile ilgili bir diğer açıklama Tınaz Titiz tarafından verildi, toplumun düzenli kitap okuma oranı %0.1, kitap toplum yaşamında 235 sırada, toplumun %75 i kitap okumuyor, % 40 hiç kütüphaneye gitmemiş. Kütüphaneye gidenlerin önemli bir kısmı da okul kitabı veya ders kitabı için gitmiştir.
Pekala bu denli önemli etkisi olan ve insanın zenginliği olan kitap okuma alışkanlığı neden oluşmuyor. Nedeni yalnızca kitapların pahalı olması mı? Yoksa popüler kültür olarak topluma benimsetilen kültürsüzlük mü aşılanmaktadır? Kafkas ın belirttiğine göre İTO nun araştırmasına göre ülkemizde halkın satın alma sıralamasında kitap satın alma 116 sırada geliyor.
Kitap Süs Eşyası Değil
Önemli bir konuda yine sayın Temizel in belirttiği satılan kitapların tamamının okunmadığı gerçeğidir. Maalesef bizim gibi duygusal ve gösterişe meraklı toplumların okumaktan çok vitrine önem verdiği hepimizin kabulüdür. Evinde misafire gösterilecek kitapları olduğunu, raflarda hiç açılmamış bir iki moda kitabın bulundurulması, makam odalarında bir iki ansiklopedi ve kitap bulundurmak son yıllarda moda olmaya başladı.
Sorun Salt Kitap Sayısında Değil, Okuyucu da Yetersiz
Kütüphanelerimizin yetersizliği yanından kütüphaneden yararlanma oranı da gelişmiş batı ülkelerine göre de çok yetersiz. Aynı zamanda kütüphanelerimizdeki kitap sayısı da çok yetersiz. Fransa daki halk kütüphanelerinde 144 milyon derleme eser mevcut iken Türkiye de 12 milyon kitabın bulunması aradaki farkın de ne denli önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Türkiye de 15 yaşının üzerinde okuma kapasitesine sahip yaklaşık 52 milyon insan olduğu ve her biri bir kitap okusa 52 milyon kitap eder ki bu doğal olarak büyük bir rakam. Ancak satılan toplam kitabına bakıldığında okuyucu sayısı ile kitap arasındaki orana bakıldığında, sınırlı sayıda kişinin kitap okuduğu anlaşılıyor. Tabii dergi ve gazetelerin okurluğunu tam olarak bilmiyoruz. 1 milyon civarında gazetenin satıldığı ve çoğunun da spor ve magazin kasımının gözden geçirildiği sık sık belirtiliyor. Internet üzerinde gazete okur yazarlığının da halen yaygın olamadığı bazı makalelerin okunuş sayısından çıkarabiliyoruz. Internet in okuma düzeyini düşürdüğü biliniyor ancak yinede gelişmiş ülkelerdeki Internet kullanıcıları ile kıyaslandığında ülkemiz halen OECD ülkeleri arasında gerilerde bulunuyor.
Gazete haberine göre GFK Panel Araştırma şirketince bir çok ilimizde yapılan bir araştırmada 15-24 yaş arsındaki gençlerle her altı ayda bir yapılan bir değerlendirmede gençlerin okumadığı ortaya çıkmaktadır. Gençlerin yüzde 61 i son okuduğu dergiyi, yüzde ellisi son okuduğu kitabı hatırlamıyor. Aynı araştırma süreli yayınların okuma oranının daha düşük olduğunu ortaya koyuyor.
Üniversiteliler Okuyor mu?
Bu konuda yapılan bir araştırma üniversitelilerin okumadığını gösteriyor. Prof. Dr. Çağatay Özdemir’in “Türkiye de Öğretim Elemanları” çalışmasında üniversitelerin %16’sı hiç kitap okumuyor, %72 si 1-2 kitap okuyor, %11 3-5 kitap, % 1.4 de beş kitaptan fazla okumaktadır. Dünya iyi kitap okuru olarak sayılmak için yılda minimum 10-20 kitap arasında okuyor olmuş olmak gerekiyor. Bu durum öğretim üyelerinin çok az okuduğu ortaya çıkmaktadır. Yapılan bazı anket çalışmaları, çoğu üniversiteli gündüz zamanın önemli bir kısmını Internet üzerinden gazete okuyarak geçirdiği veya diğer konu dışı alanlarda gezindiği ön plana çıkıyor. Sık sık aldığım duyumlarda özellikle dinlenme saatlerinde veya çay saatlerinde toplumun konuşmalarından verdikleri örneklerde zamanlarını nerde harcadıkları görülmektedir. Maalesef bu konuda şahsıma söyleyeyim ki biraz cahiliz, bir çok konuda çok zengin olmadığı argo deyimi ile “Fransız kalıyoruz”. Gazeteci yazar Özdemir İnce “üniversite hocaları okuduklarını papağan gibi tekrarlıyorlar”. Her gün kullandıkları “Jakoben in ne anlama geldiğini dahi bilmiyorlar” diyor.
Kitap okuma ile ilgili olarak Sayın Deniz Kavukçuoğlu Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesine dayanarak verdiği bilgide 1965 yılından bu yana yükseköğretim görenlerin oranı 14 kat artmış ancak yüksek öğretim görmüşlerin 1965 yılındaki mezunlardan daha az kitap okuduğunu belirtiyor. Sayın Kavukçuoğlu “Türkiyeyi hepimizin bildiği gibi kitap okuma özürlü nisaların yaşadığı ülke” olarak tanımlıyor.
Son yıllarda artan davetler, şaşaalı partiler ve ziyaretler okumanın belini kıran diğer bir olgudur. Bugün maalesef ülkemizde değer okumak, bilgi sahibi olmak değil, kendini büyük sananların gölgesinden geçinmektir. Okuyup araştırmak, geç vakitlere kadar kafa patlatmak yerine, birilerinin koltuğunun altına girmek, birilerinin kendileri için okuduklarını anlatması daha kolay geliyor çoğu insana. Maalesef Montesquieu nun belirttiği gibi “Bir ülkede dalkavukluğun getirisi, dürüstlüğün getirisinden fazla ise” o ülke batar ifadesindeki gibi bugün yaşamın bir çok alanında dalkavukluğun getirisinden daha yüksek olduğu için bilim ve bilgi ne yazık ki para etmiyor.
Üniversiteliler olarak omuzlarımızdaki yük çok büyük. Bu toplumun ileriye taşınmasında bizlere düşen görev okuma alışkanlığını yaygınlaştırmak için örnek olmaktır. Halkın arasına karışmak, onların yanında okumak ve teşvik etmektir. Sırça köşklerimizde elde ettiğimiz unvanların arkasında durmak değildir. Bu ülkeyi eğitecek olan ve ileriye taşıyacak olan bilim ve bilgidir. Başka da sihirli değnek yok. Bunu da sağlayacak olan güç biziz!
Siyasetçi Okuyor mu?
Ancak ülkemizde okuma yazma konusunda Mustafa Kemal�in iyi bir okur olduğu ve okuduğu kitapların sayfa kenarlarına notlar düştüğünü görüyoruz. Kütüphanesinde yaklaşık 4 bin kitabı olduğu görülüyor. Ağırlıklı olarak tarih, dil ve felsefe konularında kitap okuduğu görülmektedir. Hatta geometri kitabı yazacak kadar da bilim diliyle de ilgilenmiştir.
Atatürk büyük taarruz öncesi bir tarafta savaş planları yaparken diğer tarafta geceleri kitap okuduğu ortaya çıkıyor. Savaş alanında Çalıkuşu okuduğu ve çok etkilendiğini ve arkadaşlarına da okumasını önerdiği bilinmektedir. Yaşamının tamamı dolu ve yoğun olan Atatürk ün 57 yıllık yaşamında çoğu işaretlenmiş ve not alınmış 4 bin kitap okuduğu arşivler ile tespit edilmiştir. Kitaplara verdiği önemi şu sözlerle dile getiriyor Atatürk: “Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini kitaplara vermeseydim işlerin hiçbirini yapamazdım.” Bunu da “Cumhuriyetin temeli kültürdür” ifadesi ile okula, okumaya ve kültüre verdiği önemi ortaya koymaktadır. Siyasiler ile pek tanışmıyorum. Genel kültür düzeyi yüksek şahsiyetlerin zaman zaman konuşmalarında ve verdikleri söylemlerde çok okudukları anlaşılıyor. Ancak söylenen ve basına yansıyan demeçlerden anladığım kadarı ile genelin çok okumadığı anlaşılıyor. Bir insanın bilgi ve görüsü yaşam biçimi ile yansıtılır. Konuşmalar beyindeki bilgiyi yansıtır.
Üniversite Kütüphaneleri Güçlendirilmelidir
Üniversiteler sorumlulukları gereği yeni bilgi üretimini gerçekleştirmek ve bunu aktarmak zorundadırlar. Üretilen bilginin başta eğittikleri öğrencileri olmak üzere geniş kitlelere ulaştırılması için yayın yapmaları ve yaymaları en önemli ev ödevlerinin başında gelmelidir.
Bilgi çağının yine gereği olarak bilginin her ortamda iletişim kolaylığı sağlamamsı nedeniyle kütüphanelerin son yıllarda daha az ilgi gördüğü anlaşılmaktadır. Ancak artan bilgi kullanım yoğunluğu kütüphanelerin öneminin artırması gerektiği düşüncesi de oluşmaktadır. Çağımızın bilgi okuryazarlığı becerilerinin kazandırılmasında bu bakımdan kütüphanelerin önemli bir fonksiyonu bulunmaktadır. Bunun bilincinde olan gelişmiş ülkeler kütüphanelere ayrı bir önem vermişlerdir. Başta üniversite kütüphaneleri üniversite bütçelerinin önemli bir dilimini oluşturmaktadırlar. Kütüphane ve dokümantasyon merkezlerinin varlık gerekçesi, okuyucuya ve araştırıcıya bilgi kaynağı ve bilgiye iletişim olanağı sağlamaktır.
Üniversite kütüphaneleri temel özelliği araştırıcıya dokümantasyon sağlamasıdır. Kütüphanenin sağladığı yoğun bilgi ile okuyucun başarısı arasında sıkı ilişki olduğu bilinmektedir.
Üniversite kütüphanelerinin kitap sayısı, süreli yayın sayısı ve diğer olanakları bakımından gelişmiş batı üniversiteleri ile kıyaslanamayacak düzeyde düşük sayılara sahipti. Batıda istenilen bir çok kaynak anında okuyucuya ulaştırıldığı için üniversitelerin zamanlarının önemli bir kısmı kütüphanede geçerken, bizde hayatında kütüphaneye uğramamış hocaların olduğunu kütüphane kayıtlarından anlıyoruz. Tüm dünyada başarılı bir üniversite ancak kullanıcı dostu bir kütüphanecilik hizmetinin veriliyor olmasına bağlıdır. Türkiye deki üniversite kütüphanelerinin bir kısmı halen araştırma kütüphanesi niteliğini kazanmaktan çok uzak olduğu bilinmektedir. Türkiye de üniversitelerdeki öğretimin kalitesini geliştirmek için kütüphanelerin koleksiyonlarını ve verilen kütüphanecilik hizmetlerinin kalitesini geliştirmek gerekmektedir. Bunun için de uzman kadrolara gereksinme vardır.
Üniversitelerin Olmasa Olmazı Kütüphanelerdir
Gelişmiş bir üniversitenin en büyük göstergesi kütüphanesinin araştırıcıya sağladığı hizmet ile ölçülmektedir. Basılan her türlü materyali satın alabilme ve araştırıcıya sunabilme kolaylığı için ciddi bir bütçenin ayrılması gerekir. Hizmetin çok pahalı olması nedeniyle bir çok üniversite kütüphaneye yatırım yapmayı pek gönlünde geçirememektedir. Ancak kütüphanenin araştırma fonu kadar para ayrılarak her türlü materyale ulaşılması sağlanmalıdır. Doğal olarak Internet ortamında bazı yazılımlara erişim imkanın artması büyük kolaylık sağlamıştır. Ancak yinede kitap, dergiye diğer dokümanların doğrudan sağlanması ayrı bir önem taşımaktadır. Dolayısıyla üniversitelerin kütüphanelik hizmetlerine ayrı bir önem vermesi gerektiğini düşünüyorum
Kütüphanecilik Eğitimi Popüler Bir Meslektir.
Dünyada gelişmiş ülkelerde kütüphanecilik eğitimi popüler bir alan oluşturmaktadır. Ülkemizin kütüphanecilik eğitiminin (Bilgim dahilinde yalnızca Ankara ve Hacettepe Üniversiteleri) sınırlı, kütüphaneci sayısı ve kütüphanede çalışanların oranın da düşük olduğu görülmektedir.
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi.
Populerlik: 7% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Eğitim | 1 Yorum »
Pazartesi, Haziran 4th, 2007
Ülkemizin eğitim düzeyi ve tartışma kültürüne ve birbirine tahammülü oldukca azdır. Sokata, trafikte, okulada, parlementoda insanlar en küçük bir tartışmada kavgaya tutuşmaktadırlar. Bir tarafta eğitim düzeyi düşük ve feodal kültürün yoğunlaştığı bir ilçe, diğer tarafta ulusal egemenliğin temsil edildiği alan TBMM. Ancak ne yazık ki daha çok farklılık beklenirken TBMM gibi bizleri temsil eden saygın şahsiyetlerin konuşması beklenirken, duygusal ve heyecanlı ve çabuk parlayan bir toplumda vekillerimizin kavga etmesi yanlış ve kötü örnek olmaktadır. Tabii bunun mutlaka bir sorumlusu bulunmaktadır. Nasıl bir eğitim verildi ki insanlarımız birbirlerine tahammül edemiyorlar.
Hakkı Devrim “TBMM inde yaşanan ve basına yansıyan resim üzerine O fotoğrafta gördüğüm adamların, benim ve çocuklarımın kaderi üzerinde söz sahibi olmalarına isyan ediyorum” diyor. Eğitilmiş, saygın ve topluma öncü olan kişiler örnek alındıklarının bilinci ile hareket etmelidirler.
Evet artan sokak şiddeti ve okullardaki anlamsız çocuk kavgalarına bakınca büyüklerimizin kavgaları rahatsızlık verici. Konuşarak topluma örnek olmak yerine, sorunu fiziki güç kullanarak halletmek toplumsal sorun çözme anlayışımızı da ortaya koyuyor. Fiziki güç kullanmak halen ülkemizde önemli bir yöntem. Başbakanın geçmişte makam arabasında baygınlık geçirmesi ile başlayan telaş ve kapının kilitlenmesi ve arkasında balyoz ile zırhlı Mercedes’in camlarının kırılmaya çalışılması örneği tipiktir. Bu olayı takiben bir milletvekilimiz söz konusu “mübarek” balyozu bularak satın almış ve Parlamentoda basının karşısına geçmiş ve önemli açıklamalar yapmıştı. Meclisteki kavgada balyozu satın alan milletvekilimizin resmini aynı karelerde görünce, fiziki gücün önemini ve parlamenter demokrasi bütünlüğünü bir kez daha düşünmeye başladım.
Gelişmişlik ve gelişmemişlik ölçüsü burada kendini ele verebiliyor. Gelişmenin, kültürün, demokrasinin temel ölçülerinden biri sorun çözme becerisidir. Sorun çözmede yöntem ve yol izleyerek çözüm aranıyorsa tamam, ancak sorun karşısında bocalıyor, yöntem kullanamıyorsanız başvurulan yol, fiziki kuvvet uygulamaktır. Akıl ve bilimin sonucu üretilen mersedesin kilitlenen kapısını açmak için bilim ve akıl yolu olan yöntem yerine fiziki güç kullanarak balyozla açmak ile mecliste konuşarak karşılıklı dinlemek ve saygı duymak yerine birbirinin üzerine yürümek aynı gelişmişlik ekseninde hareket ediyor.
İnsan kavga etmez mi? Tabii kavga edilecektir. İnsanlığın bireysel çıkarları çoğu zaman genelin çıkarı ile ters olmaktadır. Sübjektif bakış açısı ile farklılıklar üzerine kavga edilir. Ancak kavganın yapılış şekli vardır. Kavga eden insanlar anlaşamadıkları bir konuda sert tartışmalara girerler. Nihayet bir şekilde sorun çözülebilir. Kişiler bazen yumrukla, ülkelere savaş açarak, kavgaya katılırlar. Ancak toplumun sorunları parlamentolarda konuşularak hal edilir. Yoksa parlamento neden vardır. Her kesimin görüşleri aynı çatı altında temsil edilsin diye. Ülkemize fiziki kavga değil, düşüncel kavga yakışır. Anadolu nun aydınlanma felsefesi, hoşgörüsü ve paylaşım kültürü düşünsel kavgayı benimsiyor.
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi.
Populerlik: 9% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Eğitim, Politika | Yorum Yok »
Pazartesi, Haziran 4th, 2007
Üniversitelerin artan maddi ve manevi sorunları, artık istenilen düzeyde bilim yapma şansımızın giderek azaldığını gösteriyor. Üniversitelere olan talebin azalması kontenjanlarının büyük oranda boş kalması düşündürücü bulunuyor.
En azından ben öyle görüyorum. Bununla beraber biz öğretim üyelerinin her şeye rağmen üniversitelerimize ve öğrencilerimize sahip çıkabileceğimizi ve yol alabileceğimizi de düşünüyorum. Öğrencilerimizi eleştirmek yerine onları eleştirel ve yaratıcı düşünceye taşıyabiliriz.
Bugün yeni eğitim-öğretim yılının birinci günü. İlk günün heyecanı farklı oluyor tabii. İlk defa üniversitede ders alacak öğrencinin kafasındaki üniversite imajı çok önemli. İlk gün ve ilk ders akılda kalıcı olacaktır. Ve öğrenci hangi ruh hali ile başlarsa öyle de okulunu bitirecektir. Onun için ilk gün öğrencilere verilecek birkaç dakikalık mesaj, sembolik da olsa onları isteklendiren bir konuşmanın yapılması anlamlı olacaktır. İlk gün üniversite yöneticilerinin ve akademik organların temsilcilerinin öğrencilere verecekleri mesajlar bu anlamda çok önemlidir. Genelde gelişmiş üniversitelerde ilk gün; üniversitenin görüş, eleştiri ve beklentilerini kamuoyu ile paylaştığı, onların da dikkatle izlediği gün anlamına gelmektedir.
Öğrencilerimize üniversitede verilen eğitim ile yetinmemelerini, kendi kendilerine eğitmesi konusunda uyarmak yararlı olacaktır. Kendi kendilerine güvenmeleri, hızla gelişen dünya koşullarına ayak uydurmak için bilim ve teknolojiyi adım adım takip etmeleri, dil öğrenmeleri ve bilişim teknolojisini kullanımı konusunda yönlendirici olabiliriz. Kitap okuma sevgisinin ne olduğunu anlatabiliriz. Üretim ve paylaşımın değerinden söz edebiliriz.
Bütün arzuladığımız, kendi dinamikleriyle cıvıl cıvıl yeni öğrencilerin öğreticiden çok öğrenici bir ortamda eğitim ve öğrenim görüyor olmalarıdır. Bunun için ortamın çok zengin olması gerekir. Sinemalardan söyleşilerden kütüphaneden öğrenci gösterilerine kadar bütün bu öğeler üniversite ortamını zenginleştiricidir. Üniversitelik ortamı kişinin kişiliğinin gelişmesinde çok büyük bir role sahiptir. Dinamikler, ancak uygun ortamlarda öğrenciler kendilerini gerçekleştirdikleri zaman oluşabiliyor. Bu ortamı yaratmak, yalnız yöneticilerin değil aynı zamanda hepimizin de sorumluluğunda bulunuyor.
Öğretim üyeleri olarak ilk derslerde öğrencilerimizle konuşmak; onları dinlemek, görüşlerine saygı göstermek, karşı görüşlerimizi söylemek, onlarla eşit saygınlıkta olduğumuzu hatırlatmak çok yerinde olacaktır. Öğrenci olarak kendilerinden ne beklendiğini hatırlatabiliriz. Geleceğe dair beklentilerinin ne olduğunu, bu beklentilerin gerçekleşme şansının ne olduğunu sorabilir, yönlendirici deneyimlerimizi onlarla paylaşabiliriz. Evet ve hayır kavramlarını önemini öğrenmelerini, kişilik sahibi olmalarının yolarını sorgulatabiliriz. Öğrencileri düşündürmeye yöneltecek sorular sorabiliriz. Öğrencilere geçen dönem neyi başardıklarını neyi başaramadıklarını sorabiliriz. Başaramadıklarının nedenlerini ve sorunun kaynağı olarak neyi gördüklerini tanımlamalarını sorabiliriz.
Bu arada gençlerin öz güvenli olmaları için onlara nasıl yaklaştığımızı da, kendi kendimizi de sorgulamamız gerekiyor. Şapkalarımızı çıkarıp kalıplarımızdan kendimizi sıyırarak ulaşılabilir olduğumuzu davranışlarımızla gösterebiliriz.
Bu ülke bu gençlerin ellerinde yarının aydınlık geleceğini kuracaktır. Kendimize güvenelim, gençlerimize güvenelim. Yeni öğretim yılında herkese hayırlı olsun, öğrencilerimize sahip çıkmak, onların en iyi şekilde Eğitilmeleri için elimizde gelen gayreti gösterelim.
Öğrencilere potansiyel suçlu değil, geleceğin potansiyeli olarak yaklaşmamız gerekiyor. Biz öğrencilerimize ve çalışanlarımıza saygı göstereceğiz, değer vereceğiz ki, toplum da onlara saygı göstersin, değer versin. Kendi çocuklarımıza biz değer vermiyorsak, her halde başkalarının değer göstermesini bekleyemeyiz.
M. Kemal’in öğretmene, gençliğe ve okuyana verdiği değeri, biz de öğrencilerimize gösterelim. Yarınları kazanmak, öncelikle öğrencilerimizi kazanmaktan geçecektir.
Bu duygularla hepimizin yeni eğitim-öğretim yılı kutlu olsun.
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi.
Populerlik: 4% [?]
Bu Yazıyı Paylaşın
Kategori: Eğitim | 2 Yorum »