eGeGelisim Forum


Bağımlılık Kuramları ve Bağımlılık Kuramlarına Yapılan Eleştiriler

Tarih: 10 Mayıs 2008 – 22:06 | Yazan: eGeGelisim |


Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

1. GİRİŞ

Ülkelerin kalkınma sorunlarına çözüm bulma çabaları genel olarak ikinci paylaşım savaşı sonrası hız kazanmıştır. Kalkınma sorunun çözümü ise genel olarak iki kuram çerçevesinde analiz noktası yapılmıştır. Bunların ilki modernleşme kuramcıları olurken ikinci önemli kuramcılar ise bağımlılık kuramcılarıdır.

Modernleşme kuramlarını savunanlara göre azgelişmiş ülkelerin gelişememe nedenlerini içseldir. Var olunan içsel yapı bu ülkelerin gelişmelerini engellemektedir. Bunlardan bazıları nüfusun fazla olması, yatırımların verimsiz olmasının yanı sıra iç tasarrufların yetersiz olması, var olan ikili yapı ve ekonomik ve yönetim sistemlerinin yetersiz olması olarak vurgulanır. Çözüm, gelişmiş ülkelerin izledikleri yolları izleyerek olanaklı olduğunu söylemektedirler. Bağımlılık kuramcıları ise gelişememe nedenlerini daha çok dışsal nedenlere bağlamaktadırlar. Gelişmiş ülkelerin kurmuş oldukları yapı içinde kalan azgelişmiş ülkeler hem bu ülkelerin baskılarından hem de var olan sistem nedeniyle kalkınamadıklarını söylerler. Çözümün ise ancak bu sistemden kurtularak mümkün olacağını söylerler.

Bu çalışmanın konusu bağımlılık kuramlarıdır. Bağımlılık kuramları genel olarak Marksist bir çizgi izleyen kuramlardır. Bu bağlamda da ilk bölümde genel bir anlatım ile klasik Marksizm anlatılacak ve aralarındaki farklar vurgulanacaktır. Böylece bu kuramın özgünlüğü anlatılacaktır.

İkinci bölümde ise bu kuram çerçevesinde yer alan kuramcıların fikirleri verilecektir. Bu bölümde, Baran, Frank, Amin, Dos Santos, Cardoso, Wallerstein gibi bu kuramın öncü temsilcileri anlatılacaktır. Bu isimlerin dışında kalanlar ise genel olarak aynı fikirleri savundukları için bu başlık altında kısa bir şekilde incelenecektir.

Üçüncü bölümde ise bağımlılık kuramlarına getirilen eleştiriler yer alacaktır. Bu eleştiriler modernleşme kuramcılarından olabildiği gibi Marksist çevrelerden gelen eleştirilere de yer verilecektir. Çalışma ise sonuç bölümde genel olarak çalışmada yapılanların özetlenmesi ise sonlanacaktır.

2. KLASİK MARKSİZM VE BAĞIMLILIK KURAMLARI

Bağımlılık kuramları özellikle 1960 ve 1970’li yıllarda ortaya çıkan görüşleri kapsamaktadır. Temel olarak Marksist kuramlara dayanmaktadırlar. Daha çok neo-Marksist kuramları barındırmaktadırlar. Ülkelerin kalkınma politikalarına gerektiğinde uygulamalı olarak da söz sahibi olan(örneğin ECLA ile ) bağımlılık kuramcıları 1950’li yıllardaki modernleşme kuramlarına tepki de taşırlar ve birçok yönden de farklılık arz ederler. Modernleşme kuramları ülkelerin kalkınamama nedenlerini o ülkelerin iç koşulları ile açıklarken, bağımlılık kuramları bunların nedenlerini daha çok dışsal koşullara bağlamışlardır. Öz olarak azgelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkeler nedeni ile kalkınamadığını dile getirmektedirler.1Hemen hemen hepsi Marksist kuramlara dayansa da klasik Marksistler de bu kuramlara tepkilerini dile getirmişlerdir. Bağımlılık kuramlarını anlatırken ele alınması gereken bir diğer nokta ise bu kuramcıların temel olarak Latin Amerikalı olan kişilerden gelmesi ister istemez bizi bu ülkelerin tarihlerine de bakmaya götürecektir. Bu konu klasik Marksizm ve gelişme konusu verildikten sonra yeri geldikçe değilinecektir ki zaten bu iktisatçılardan kimisi de bu ülkeleri inceleyerek bu durumu ele almışlardır.

2.1. KLASİK MARKSİZM VE GELİŞME

Marks’ın kendisi gelişme sorunu ile direkt olarak ilgilenmemesine karşın görüşlerini benimseyenler gelişme sorunu ile ilgilenmişlerdir. Marks, evrimci bir kuram izleyerek toplumların belli bir aşamadan geçeceğine inanmıştır. Bunlar temel olarak toplumda hakim olan üretim ilişkilerine dayanmaktadır. Bu üretim ilişkilerine göre de toplumun yapısı belirlenmektedir. Marks’ın öngördüğü toplumlar gelişme aşamaları, İlkel toplum (kömünal toplum), Feodal toplum, Kapitalist toplum, Sosyalist toplum ve Komünist toplumdur. Bu toplum aşamalarının her birinde temel sınıfsal bir çatışmanın varlığını vurgulayan Marks, komünist toplum aşaması ile bunun sonlanacağını söylemektedir. Aslında Proletarya diktatörlüğünü benimsemektedir. Çünkü toplumda üretim ilişkilerinde temel olan emeğin katkısı olduğunu söylemektedir. Malların kullanım değerleri ile değişim değerleri arasındaki farkı da artı(k) değer olarak nitelendirmektedir. Bu artı değerin ise sadece sermaye sahibi olan küçük bir azınlık grubuna gittiğini ve bunun sömürünün temeli olduğunu söylemektedir. Bu toplum aşamalarında ilkel toplumda ortak bir mülkiyetin varlığı böyle bir artı(k) değerini yaratmadığını fakat toplumsal dinamiklerin daha sonra köleci topluma geçmeleri ve diğer kabilelerden, klanlardan olan insanları çalıştırarak onların üretmiş olduğu fazla ürüne el koymaları ile sömürünün başladığını söylemektedir. Daha sonra feodal düzenin hakimiyeti ile bu fazla ürün lordlara, beylere gitmiştir. Kapitalist toplumda ise bunu alanlar Marks’ın deyimi ile kompradorlardır. Marks bu tarihsel gelişim içinde olan batı toplumunu izlemiş ve bu toplumun bir gün sömürünün giderek artmasından dolayı yıkalacağını ve ilk önce sosyalist bir toplumun daha sonra ise komünist bir toplumun hakim olacağını vurgulamıştır. Fakat kendisi sömürünün uluslar arası boyutunu dile getirmemiştir.

Marksist gelenek içinde uluslar arası ticareti ve dolayısı ile azgelişmiş ülkelerin sorunlarını ilke ele alan Rosa Luxemburg olmuştur. 2 Batı toplumlarında üretim kapasitesinin Pazar kapasitesinden daha fazla artmasına rağmen sermaye birikiminin sağlanmasını üçüncü dünya ülkelerinin varlığına bağlayana Luxemburg, zamanla kapitalist olmayan ülkelerin de bu sisteme çekilmesi ile bunun sağlandığını dile getirmektedir. Ayrıca, azgelişmiş ülkelerin, gelişmiş ülkelerin çarpışma alanı olduğunu ve bunun kolonileştirme süreci ile başladığını ve kapitalizm ile giderek arttığını vurgulamıştır. Aynı zamanda gelişmiş ülkelerin işçilerinin de azgelişmiş ülkelerde var olan sömürüden pay aldıklarının uluslar arası ticaret ile ortaya koyulması ile bir açmaz da dile getirilmiş olmaktadır.

Marks ve Engels daha çok Avrupa merkezli bir bakış açısına sahipti. Aslında sömürgelerde meydana gelen bağımsızlık hareketlerini de bir ölçü de karşı idiler. Çünkü bu milliyetçi dürtü ile meydana gelen hareketlerin aslına bakılırsa kapitalist gelişmeyi durduracağını ve olması gereken devrimi yavaşlatacağını düşünüyorlardı. 1900’lü yılların ilk iki on yılında kalkınma için yapılan görüşlerde bakış açısı genel olarak soruna kapitalist ülkeler ve sosyalist devrim açısından bakıyorlardı. Azgelişmiş ülkeler ilgi alanlarına girmemiştir. 1950’li yıllardan itibaren geliştirilen ve Marksist geleneğe dayanan teorilere neo-Marksist denmesinin de nedeni budur. Söz konusu teorik yaklaşımların orijinal görüşler ise şu şekilde yer almaktadır.3

* Azgelişmiş ülkeler bir başlarına teorik tahlilin odağına yerleştiriliyor, bir başlarına tahlil konusu olmaya, araştırılıp incelemeye değer oldukları görüşü ön plana çıkıyor
* Bu tezler Avrupa merkezci izlerden bütünüyle arınmasalar da , Avrupa merkezcilikten bir kopuşa neden oluyorlar
* Neo-Marksist Tezlerde, kapitalist yayılma olumlu ve ilerici bir şey olarak görülmüyor
* Bu ülkelerin kalkınabilmelerinin koşulu olarak, kapitalizmden kopmaları gerektiğini ileri sürüyorlar
* Başka bir ayrım noktası da, klasik Marksist gelenek, kapitalizmden kurtuluşta tek misyon işçi sınıfına yüklediği halde, Neo- Marksistler, değişik toplumsal sınıf ve tabakaların da devrim sürecinde etkili olabileceğini söylüyorlar. Nesnel belirleyicilere daha az vurgu yapıyorlar ve öznel olarak toplumsal sürecin etkilenebileceği, subjektif faktörlerin küçümsenmemesi gerektiği düşüncesi üzerinde duruyorlar.
* İlk defa azgelişmiş ülkelerin sorunlarına bu azgelişmiş ülkelerin düşünürleri tarafından ve azgelişmiş ülkelerden yaklaşıyor olmalarıdır. Sanayileşmiş ülkelerin de katkısı tabi ki olmuştur. 4

2.2. PAUL BARAN

Baran genel olarak, gelişmenin ekonomi politiği ve ekonomik azgelişmişliğin nedenleri üzerinde durmuştur. O da diğer Marksist geleneğe sahip olan iktisatçılar gibi yapılması gerekenin kapitalizminden kopmak olduğunu ileri sürmektedir. İlk önce Baran’a göre, azgelişmişliğin nedenleri ve ortak özellikleri sıralanacak ve daha sonra hakim olan yapı ve gerek çözüm önerileri anlatılacaktır. Azgelişmişliğin ortak özellikleri;

* Küçük üreticilerin egemen olduğu geri ve yaygın bir tarım sektörünün varlığı
* Asalak bir toprak zenginleri sınıfı
* Genellikle yabancılara ait sınırlı olmakla birlikte iç pazar için üretim yapan ileri bir sanayi sektörünün varlığı
* Temel malların ihracatını gerçekleştiren ve ekseri yabancıların denetiminde olan bir ihracat sektörü
* Küçük üreticilerin ürünlerini pazarlayan küçük tacirlerden oluşan bir yapı

olarak bu özellikleri sınıflamaktadır. Bir taraftan kapitalist düzenden söz ederken diğer yandan da tarımda pre-kapitalist bir ilişkinin hakim olduğunu söylemektedir. 5Bu şekilde de her iki sistemin zaaflarına maruz kalmaktadırlar.

Bunların yanı sıra kapitalist sürecin kolonileşme süreci ile başladığını söylemektedir. Baran’a göre, kolonileşme süreci ile sömürülen ülkelerde sermaye birikimi sağlanamamıştır. Avrupa’nın bu kolonileşme sürecine gitmesinin nedenini de avantajlı coğrafi konumuna, yeterli doğal kaynağa sahip olamamasına, son dönemde sağlanan verimlilik artışı gibi bir çok nedene bağlamaktadır. Buna örnek olarak ise Hindistan ve İngiltere arasında gelişen bir durumu anlatmaktadır 18. yy’da tekstil üretiminde özellikle de pamuk üretiminde ileri bir konumda olan Hindistan, İngiltere’nin sadece bu ülkenin pazarı ele geçireceği korkusu ile güçlü olan kara ve deniz orduları ile bu ülkeyi işgal etmiştir. Daha sonra ise hammadde üretimi için yüksek ücretler vererek sürekli alıcı olmuştur. Bu şekilde Hindistan bu ülkenin hammadde ihracatçısı konuma gelirken, var olan ekonomik yapının ilerlenmesi geri bırakılmıştır. Aynı zamanda bu ülkede yatırımlar yaparak kaynak artırımını sağlamış ve bu şekilde de artı değeri kendi ülkesine çekebilmiştir. Hindistan ise ekonomiye tarım kesimini dahil edemediği gibi sanayisini de geliştirme imkanından alı koyulmuştur.

Bu şekilde gelişen Avrupa kapitalizmi sömürülen ülkelerden kaynak transferi sağlayarak bu konumu pekiştirerek güçlendirmiştir. Üçüncü dünya ülkelerinde üretilen artı değerin de sadece sömüren ülkeye akmadığını ülke içinde de bir aktarım olduğu belirtilmiştir. Bunları belli sınıflar şekilde sınıflandırılmıştır bunlar ülke içindeki lümpen burjuvazi, yarı gelişmiş sanayiciler, yabancı şirketler ve devlettir.

Lümpen burjuvazi ile açıklanmak istenen, gerçekten üretici olmayan ama kapitalist sistem içinde vazgeçilmez bir role sahip olan; küçük esnaflar, faize geren gruplardır. Yarı gelişmiş sanayiciler ise ülkelerin koymuş oldukları gümrüklerden yararlanan, rekabetten uzak olarak tekelci eğilimler gösteren bir sanayi kastedilmektedir. Bunlar karları Batı ülkelerinde tutmaktadır ya da bu ülkelerden ithal edilen lüks tüketim mallarına ayırarak ülke ekonomisinin gelişmesine katkı sağlamamaktadırlar. Yabancı şirketler de sermaye yoğun üretim yaptıklarından ülkedeki istihdam sürecine pek katkı sağlamazken aynı zamanda kar transferleri ile yaratılan katma değerleri ülke dışına çıkararak ülke ekonomisine katkı sağlamaktadır. Devlet ise izlediği politikalar ile bu sürece katkı sağlamaktadır. Baran devletleri koloni devlet, komprador devlet ve ulusalcı devlet olarak sınıflamaktadır. Koloni devlet ile gelişmiş ülkelerin çıkarlarına kendi ülkesinin aleyhine olsa bile katkı sağlamaya çalışan devlettir. Bu devlet, bütün kaynaklarını bu ülkelerin hizmetine sunarak hammadde üretime yönelen bir devlettir. Komprador devlet de yine kapitalist ülkelerin çıkarlarına göre hareket etmektedirler. Devlet, çeşitli şekillerde askeri ve resmi ideolojiyi temsil eden kesimleri destekler ve bunların refahı için hareket ederken halkın büyük bir kısmının refahını düşünmeyen bir devlettir. Ulusalcılık ilkesinin ön planda olduğu ülkelerde ise ulusal burjuvazi, feodal kesimler ve kompradorlar arasındaki çatışma devam etmektedir. Ulusalcılık öğesi etrafında toplanan gruplar vardır. Bu tüm devlet yapıları belli bir şekilde kapitalist devletlerin çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Sömürü yine devam etmektedir farklı olan şeyse bunların yapısı ve örgütlenme biçemidir6. Bu ülkelerde büyümenin gerçekleşememesinin asıl nedeni ise birkaç nedene dayandırmaktadır:

1. Ekonomik fazla ve artık, sanayileşmiş kapitalist ülkelere kaçıyor veya verimsiz alanlarda israf ediliyor
2. Yatırımları teşvik edecek bir sosyoekonomik ortam yok
3. Dış rekabet ise bebek endüstrilerin gelişmesini engellemektedir. Bu şekilde sanayi baştan bir tekelci bir nitelik kazanmaktadır
4. İç pazarın darlığı ise ayrı bir nedendir.

Bu şekilde azgelişmiş ülkeler hem bir çembere alınmış olunuyor hem de sisteme geriden başlamanın vermiş olduğu dezavantaj ise ülkede, ülkede var olunanlar tarafından bir karar alınıp uygulanmasını engelliyor. Sömürülen ülkeler geçen yüzyılın sonlarında bağımsızlıklarını elde etmiş olsalar da kendi ülkelerini etkileyecek kararları almalarında bağımlı hale gelmişlerdir. Sömüren ülkeler ülkede kendi çıkarlarını garanti altına alacak olan bazen kendi ülkelerini bazen de bu ülkede bulunan grupları kendine bağlı ve bağımlı hale getirerek o ülkedeki politikayı etkilemektedir. Bu aynı zamanda kültürlerini ve dillerini de hakim konuma getirerek o ülkelerin kendi geçmişlerinden kopmalarına ve kendilerine bağımlı hale gelmelerine neden olacak bir çok politika uygulamışlardı ve uygulamamaktadırlar.

Bu çemberden kurtulmanın yolu ise var olan sistemden koparak planlı ve sistemli bir politika ile kalkınma yolunu seçmek olduğunu vurgulayan Baran, bunun tek yolunun ise sosyalist bir devrim olduğunu belirtmektedir. 7

2.3. ANDRE GUNDER FRANK

Andre Gunder Frank, bir ülkenin kalkınamamasını diğer bağımlılık kuramcıları gibi dışsal nedenlere bağlamaktadır. Ayrıca tarihsel süreçten ileri gelen kimi durumları da gelişememe durumunun nedeni olarak görmektedir. Frank da diğerleri gibi Latin Amerika ülkelerini inceleme konusu yapmış ve kalkınmamanın nedenini metropol uydu ilişkisi ile açıklamıştır. Frank’ı önemli kılan bir diğer faktör ise kendinden sonra gelen kuramcıları etkilemesi olmuştur. Fakat kendisi de Baran’dan etkilenmiştir.

Frank, kuram açıklamasında ilkin modernleşme kuramcılarının söylediklerini eleştirerek başlar. Frank’a göre, modernleşme kuramları, uygulamama alanında geçersiz ve uygunsuz, siyaset alanında ise etkisizdir. Bu kurama göre kalkınmanın, gelişmenin tek yönlü olması, kalkınmamayı içsel koşullara bağlamaları Frank’ın eleştiri konusu olmuştur. Modernleşme kuramlarının ayrıca gelişim süreçlerini değerlendirirken kendi tarihsel koşullarını ele almaları ve azgelişmiş ülkelerin(AGÜ) kendi tarihsel süreçlerini ele almamalarını eleştirir. Bu noktada AGÜ’lerin kolonileşme sürecinde, koloni olmalarının bu ülkelerin şimdi neden AGÜ olduklarının açıklanmasında dikkat edilmesi gereken bir nokta olarak görür. Aynı zamanda kapitalizmi tekelci bir ticaret sistemi olduğunu ve bu şekilde artı değerin, yani ticaret yolutla artı değer transferinin gerçekleştirildiği söylemektedir8. Frank bu AGÜ’lüğün açıklanmasında Weber’in Protestanlığın gelişmenin temellerinden biri olduğunu söylediği savını; kapitalizmin gelişmesinin başlandığı yer olan İspanya, İtalya ve Portekiz’in Katolik olmasından dolayı kabul edilir bulmaz9. İkinci yaklaşım için ise eğer bir farklılık varsa bunların nedenlerinin açıklanması gerektiğini söyler10. Bu noktalar ışında o dönemde Latin Amerika ülkelerinde çeker kamışı gibi plantasyon tarzı üretimin Afrika’dan gelen ucuz köle emeğiyle sağlanmasının bu koşulları pekiştirdiğini söyler. Ayrıca bu ülkelerde madenlerin olmadı ise baskı altında kalmalarının da bir nedeni olarak ele alınmaktadır. Frank’a göre kolonileşme koloni ülkelerinin gelişme süreçlerini durdurmuştur. Kuzeyde gelişmenin nedeni ABD’nin İngiltere’nin bir alt metropolü olmasına ve bağımsız küçük üreticilerin varlığına deniyor. Ayrıca AGÜ’lerde düalist bir yapının varlığını reddeder ve tek yapının kapitalizm olduğunu söyler. Psikoloji bilimi hakim olan sistemin çıkarlarına göre belirlendiğini söyleyerek de dışarıdaki baskıya farklı bir şekilde vurgu yapmaktadır.

Bu bağlamda metropol uydu ilişkisini ileri sürer. Bu ilişkinin kökeninin kolonileşme sürecinde yattığını söylemektedir. Batı ülkeleri kendilerine uzak bölgelerde edindikleri kolonilerden artı değeri kendilerine aktarabilmek için yeni yerleşim bölgelerinin kurduklarını ve batı ile sürekli irtibat halinde olduklarını söylemiştir. Dolayısıyla bu ilişkinin sonunda uydu haline geldiklerini söyler. Batı ülkelerinin hem ekonomik hem de kültürel açıdan en yakın olan ülkelerin en yoksul ülkeler oldukları tespitinde bulunur. Örnek olarak da ikinci paylaşım savaşında bağların zayıflaması nedeniyle Latin Amerika ülkelerinin daha fazla kalkındıklarını söylemektedir. Buna ayrıca Kanada- Avustralya örneğini verir.

Sınıfsal yapıyı ise farklı olarak ele almaktadır. Bu sınıfsal yapının dışarıdan belirlendiğini söyleyen Frank, sınıfsal yapı sınıflandırmasında bunların hepsini Lümpen burjuvazi (aydın grubu, sanayici, tüccar, meslek sahibi) olarak ele alır. Devletin de lümpen devlet olduğunu söyler, fakat kalkınmada anahtar bir rol alabileceğini de söyler. Bunların hepsi dışarıyla çıkar birliği içerisinde yaşadıklarını söyler. Ayrıca dışsal nedenlerin yanı sıra sömürünün bu sınıfsal yapı ile de ilişki olduğunu söyler. Bunun özellikle uygulanan siyaset alanında yaygın olduğunu söyler11. Bu şekilde ilişkilerin kalkınmanın önünde büyük bir engel olarak gören Frank, çözümü ise sistemden ayrılmada görmektedir.

Frank’ın eleştirildiği noktalar ise yaptığı sınıfsal yapının farklılığı da yer alır. Frank, AGÜ’lerdeki sınıfsal yapıları, üretim ilişkilerini, üretim süreçlerini dikkate almamaktadır. Kar dürtüsüne dayalı dünya ticaretinin kapitalist üretim ilişkilerini yarattığı tezi, sorunu tersinde ele almak12 alarak yorumlanır.

2.4. SAMİR AMİN

Samir Amin’in temel tezi, kapitalist yayılmanın azgelişmiş denilen çevre ülkelerde ve bu ülkelerin ekonomilerinde aşırı düzeyde bir çarpıtma, biçimsizleştirme, eklemsizleştirme yaratmış olmasıdır. Kapitalizmin bu ülkelere doğru genişlemesi, iç yapıyı çarpıtarak, içe dönük, kendine ait eklemlenmesi olan iç bütünlüğü ve tutarlılığı olan bir ekonomişk yapının oluşmasını engellemekte ve gelişmenin yolunu tıkamaktadır. Dolayısıyla dışa dönük bir büyüme olmaktadır. Böyle ilişkiler ortamı geçerliyken, azgelişmiş denilen sosyal formasyonların dünya sisteminin çevresinde yer almaları sonucu ortaya çıkmakta ve bu durum sürekli olarak yeniden üretilmektedir13.

Merkez sistemde, üretim kitlesel tüketime yöneliktir. Emek ile sermaye arasındaki çelişki toplumsal bir anlaşma kurularak giderilmiştir. Kendine yeterli olan bu ülkeler kendi iç dinamiklerini kurmayı başarmıştır. Çevre ekonomiler ise merkezin ihtiyaçlarını karşılama görevini üstlenmişlerdir. Bu da ihracat ile olmaktadır. Bu ülkelerde düşük ücret politikaları uygulanmaktır. Üst sınıflar ise lüks tüketime yönelmişlerdir14.

Samir Amin de çevre ülkelerin sınıf yapılarının uluslar arası bağlamlarda anlaşılabileceğini iddia eder. Çevre ülkelerin üretim yapıları merkezden farklı olsa bile uluslar arası kapitalizmin yarattığı koşullar bu ülkelerin birbirlerine benzemelerine neden olmuştur. Çevre ülkelerin varlığı merkezin ihtiyaçlarına göre belirlendiğinden üretim yapısında belli bir dengesizlik olmuştur. Bu da ulusal bir kapitalist bir sınıfın yaratılmasını engellemiştir. Hakim sınıf bu durumda tarım kesimini ve küçük bir ölçüde de kent esnafını temsil etmektedir. Amin’e göre, çevre ülkelerde sanayileşme bürokrasi ve yaratılan özel bir türden devlet kapitalizmi aracılığıyla yürütülmektedir. Doğal olarak, yaratılan artı değer bu sınıflarca çekilmektedir15.

Çevreden merkeze geçiş zordur ya da bedelleri ağır olmaktadır. Üretim çeşitlenmediği sürece işçi ücretleri de artmayacaktır. Gelen yabancı karı dışarı çıkarmaktadır. Bu nedenle dışarıdaki finansal kurumlara bağımlı olunur. Kapitalizm ülkelerin ekonomilerinin ve ürettiği malların birbirlerine benzemelerine neden olmaktadır. Bu da dışarıdan bağlayıcı bir niteliktedir. Bu durumdan kurtulma ise ancak sistem dışına çıkmakla olurludur. Fakat bu durumda da yapılması gereken tek başına bir sistem terkinin yerini tüm dünya sistemini değiştirilmesi ile olabileceğine vurgu yapar.

2.5. DOS SANTOS

İki ülke karşı karşıya gelince bağımlılık ilişkisi başladığını söyleyen Dos Santos, bu ilişkide birinin bağımlı diğerinin de bağlayıcı olduğunu söylemektedir. Kapitalizmde artı değerin aktarımının önemli olduğunu vurgulamaktadır. Artı değer; tekeller yaratma, uluslar arası ticareti kontrol altında tutma ve banka sistemlerine müdahale ile oluştuğunu da eklemektedir. Üç tür bağımlılık ilişkisinin olduğunu söyleyen Santos, bunları; Koloni bağımlılığı, Finansal endüstriyel bağımlılık ve Teknolojik endüstriyel bağımlılık olarak sıralamaktadır. Bu üç şekilde de artı değer transferi olmaktadır.

Koloni bağımlılığında hakim ülke koloni ülkenin bütün zenginliklerine kendine aktarmaktadır. Bu tür bağımlılık türünün ise şu an olmadığını söylemektedir. Bu tür bir ilişkinin farklı mekanizmalarla değiştirildiğini söylemektedir. Teknolojik bağımlılık ise teknoloji ithali sırasında gerçekleşir. Mekanizma ise şu şekilde işler; Makine alımı için dövize ihtiyaç vardır fakat ihracat sektörleri gelişmiş ülkelerde olduğundan ve dış ticaret hadleri alehte olduğu için yardıma ihtiyaç vardır. Bu dış yardım da gelişmiş ülkelerin lehine işler ve ödemeler dengesi açıkları giderek artmaktadır. Bunun yanı sıra kimi ülkeler teknoloji ihracını istememektedir. Teknoloji alınamamasının bir nedeni ise teknolojiyi üreten ülkelerin bunları vermek istememeleri. Sonuçta kontrol kurulamamaktadır.Finansal bağımlılık ise ticaret ilişkileri ile kendini göstermektedir. Bu bağlamda üretilen malların hadleri AGÜ’lerin aleyhine oldukları için ticaretin başlaması ile transfer gerçekleşir. Mal üretimi fazla olsa bile önemli olan yarattıkları katma değer olduğundan ve AGÜ’lerin ürettiği mallarda yaratılan katma değerin az olması nedeniyle bu ticaret ilişkisi bu ülkeler için olumsuz olarak sonuçlanmaktadır. yarattıkları

Bu kalkınamama sorunu ise kapitalizme uymamaları değil yeterince uymaları olduklarını söylemektedir. Azgelişmiş ülkeler bu sistem içinde kaldıkları sürece bu aşılması zor kıskanç altından kurtulmaları mümkün görünmemektedir. Kendi güçleri ile de uluslar arası kapitalizm karşısında bir başarı sağlamaları mümkün olmadığını da söylemektedir.

2.6.CARDOSO

Diğer bağımlılık kuramcılarında görüldüğü gibi Cardoso da Latin Amerika ülkelerini incelemiştir. Bu bağlamda 1964 askeri darbesi ile Brezilya’yı örnek göstermiştir. Diğer kuramcılardan ayrılan özelliği ise, bağımlılık olgusunun sadece dış etkilerden dolayı oluştuğu şeklindeki açıklamaları reddetmesidir. AGÜ’lerin kendi iç yapılarını organize ederek de kalkınabileceklerini söylemektedir. Bu sonuca ise 1964 Brezilya darbesini inceleyerek varmıştır.

Bağımlılık olgusunun sadece dış nedenlerden dolayı oluşmayacağını söylemektedir. İç yapılar organize edilerek gelişme sağlanacağını söyler. Darbenin nedeni tarımsal yapıda oluşan değişiklik sonucu oluşan yeni sınıfın kendi işine yaracak bir başkan istemesi olduğunu vurgulayan Cardoso, darbeyi burjuva ekonomi devrimi olarak görmektedir. Askeri hükümet iyi sonuçlara neden olduğunu söylemektedir. Bu darbeye ilişkin sonuçlarını ise şu şekilde sıralamaktadır:

* Çok uluslu şirketler ülkede yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Yatırımlar o kadar artmıştır ki, hem devlet hem de yerel girişimciler ekonomideki hakimiyetlerini yitirmişlerdir.
* Teknolojik yeniliklerin, yeni imkanların ve modern yapıların arttığını vurgulamaktadır. Gelen yabancı sermayenin böyle bir katkısı olduğunu da söylemektedir.
* Yerel sermaye gelişmek için uluslar arası sermaye ile bütünleşmek zorunda olduğu söylemektedir.

1964 darbesinin bürokrasi ve teknokrasi, çok uluslu şirketler ve yere sermaye ile gerçekleştiğini söylemiştir. Ayrıca darbe ile beraber oluşan ortamda işçi hareketlerinin ve eylemlerinin azaldığını da belirten Cardoso, ulusal burjuvaziyi temsil eden gruplarla devlet bir araya gelerek bir iş birliği ile kalkınmanın gerçekleştiğini söylemiştir. Sonuç olarak bağımlılık içinde de kalkınmanın gerçekleşebileceğini söylemiş ve bunun içinde baskıcı ve bürokratik bir devletin olması gerektiğini vurgulamıştır.

2.7. WALLERSTEİN

Wallerstein, Afrika kıtasının geri kalmışlığı ile ilgilenmiştir. . Dünyadaki genel durumu geliştirdiği dünya sistemleri kuramı ile açıklamaya çalışmıştır. Kullandığı terminoloji bağımlılık kuramcılarının genel olarak kullandıklarına benzemektedir.

Sosyal bilimleri tarihi ve sosyolojiyi ayırdığı için eleştiren Wallerstein, bu yapay fark ortadan kaldırılırsa toplumlar daha iyi anlaşıla bileceğini söylemektedir. Böyle bir yaklaşıma göre de dünya sistemlerini incelemiş ve dünyanın üç önemli aşamadan geçtiğini vurgulamıştır. Bunlar;

o Mini sistemler
o Dünya imparatorlukları (M.Ö.8 bin – M.S. 1500)
o Dünya ekonomileri

Mini sistemleri, küçük toplumsal gruplar haline yaşayan, sınırlı bir yapının bulunduğu ve yönetimsel yapının da dar olduğu sistemler olarak tanımlamaktadır. Dünya imparatorluklarını ise M.Ö. 8 bin ile M.S. 1500 yılları arasında büyük imparatorlukların bulunduğu dönemi kapsadığını söylemektedir. Bu toplumların kültürel ve yönetimsel açıdan çok gelişmiş olduklarını ve ekonomilerinin belli bir merkezde toplandığını söyler. Bundan sonra dünya ekonomilerinin başladığını ve daha geniş siyasi ve kültürel örgütler ve devletlerin oluştuğunu söyleyen Wallerstein, böyle bir yapıda amacın artı değerin, tekelci bir ekonomik ortam kurmayı başaranlarca daha kolay çekilip alınması olduğunu söylemektedir. Bu dönem diğer iki dönemin sahip oldukları yapıkları silmiş ve20.yy’da daha hakim konuma gelmiştir. Ve devletlerin bir noktadan diğer bir noktaya geçişin doğrusal bir şekilde değil de bir tercih sonucu oluştuğunu söylemektedir. Bunun için dünya sistemleri kuramı mevcut olanlar arasında en iyisidir demektedir.

Üç tür sistem varlığı söyleyen Wallerstein, bunları şu şekilde sıralamaktadır;

* Güçlü bir devlet ile artı değerin çekildiği merkez ülkeler
* Geleneksel tarıma dayalı üretim yapan ve düşük ücretle üretilen malları ihracat eden çevre ülkeler
* Aracı görevini üstlenen tampon-yarı çevre- ülkeler

Bu ülkeleri belli bir yapı içinde değerlendirmektedir. Yarı çevrelerin yapması gereken bazı görevleri vardır. Bunlar, ücretler iyi ayarlanması, dışarıya satılan malların yanı sıra iç pazara kontrol etmeleri gerekir. Bu da yapacak olan devlettir. Merkez ile çevrenin arasındaki gerilime azaltmaları gerekir. Tüm dünya sistemi bu üçlü bölünmenin üstüne arkasına askeri gücü alarak ayakta durmaktadır. Bu sistemler arası geçişlerin ise zor olduğunu söyleyen Wallerstein, çevreden yarı-çevreye geçiş üç türlü olabileceği söylemektedir. Bunlar; tamamen şansa dayalı faktörler, yabancı sermayeyi davetle, kendi olanaklarına dayanarak.

Yarı çevrelerden de merkez konumuna gelmek de zordur bu sisteme göre, fakat mümkündür. Yarı çevreden merkez haline gelebilen ülkeler ise; ABD, Almanya ve İngiltere’dir. Bunun için gereken koşullar ise, diğer ülkelerden daha fazla malın daha ucuz bir şekilde üretmektir, iç Pazar genişletilmelidir ve bu işgal ile ya da gönüllü birlikler ile olur. Fakat 20.yy.’da bu geçiş artık çok zordur. Bir ülkenin yarı çevreden merkez haline gelebilmesi ancak merkez ülkenin bu üstün konumu yitirmesi ile olur.

Sorunun çözümünü ise demokraside görmektedir. Eşitlik adaletin sağlanması ise işçi sınıfının elindedir. Bilinç bu noktada önemli. Kollektif hareketler ön planda olmalıdır.

Uygulanan sosyalist sistemlerin gerçek anlamda sosyalist olmadıklarını söyleyen Wallerstein, sosyalizmin bir veya birkaç ülkede kurulması yeterli görmemektedir. Çözümün ancak bütün dünyada sosyalizmin uygulanması ile gerçekleşeceğine inanmaktadır.

2.8. DİĞERLERİ

Jose Carlos Mariatequi, 1920-1930’lu yıllarda ortaya çıkmıştır. Peru’nun içinde bulunduğu inceleyerek bir analiz yapmıştır. Neoklasik ve modernleşme kuramlarına dayalı politikaların azgelişmiş ülkelerin sorunlarını daha da derinleştireceğini vurgulamıştır. Kapitalist dünya sistemi içinde kalarak reformist yöntemlerle sorunların çözülemeyeceğini söylemektedir. Latin Amerika’da feodal veya yarı feodal bir yapının hakim olduğunu söylemiş ve bu durumdan çıkış yolunu ise sanayileşmede görmüştür. Ayrıca bu ülkelerdeki burjuvazinin de Avrupa’dakiler gibi ilerici bir rol oynayamayacağını söylemektedir. İkili (düalist) yapılı tezleri, aslında feodal ve kapitalist ilişkilerin aynı ekonomik yapının parçaları olduğunu söyleyerek reddeder. Peru’da ulusal bir kapitalist gelişmeyi mümkün olmadığını söyler. Son olarak devrimde köylülerin gücünün küçümsenmemesi gerektiğini ve işçilerin, köylülerin ve orta sınıfın bilinçli bir şekilde hareket etmesi ile kapitalist sürecin yayılmasını da beklemeden de sosyalist bir devrimin olacağını ileri sürmektedir

Emmanuel, gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki ticaretin nasıl azgelişmişliğe neden olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Uluslar arası fiyat sistemi aracılığıyla eşit olmayan değişimin nasıl ortaya çıktığının bir tahlilini yapmıştır. Ayrıca, mukayeseli üstünlükler teorisini ise eleştirmektedir. Yapılacak olan uluslar arası ticaretin değişim oranları nedeniyle azgelişmiş ülkelerin aleyhine olacağını söylemektedir. Eğer bazı reformlar gerçekleştirilirse, azgelişmiş ülkelerde de kapitalist gelişmenin mümkün olacağını söylemektedir.

3. BAĞIMLILIK KURAMLARINA YAPILAN ELEŞTRİLER

Bağımlılık kuramcılarına bir çok noktada eleştiri gelmektedir. Bunlar Marksist kuramı benimseyen iktisatçılar olabildiği gibi, bağımlılık kavramını benimsemeyen modernleşme kuramcılarından da gelmektedir. Ayrıca kendi içlerinde de birbirleri eleştirdikleri noktalarda bulunmaktadır. Bunların genel olarak toplandıkları alanlar ise kullandıkları kavramlar nedeniyle olmaktadır. Pür-Marksistler, bu kuramcıları kullandıkları kavramların yanlış olduğuna vurgu yapmaktadırlar.

Örneğin Frank’ın sınıfsal yapıyı farklı şekilde yorumladığı, üretim ilişkilerinin hiç ele alınmadığını söyleyenler vardır. Kullanılan terminolojinin bazı noktalarda gerçeği, var olanlar açıklamakta yetersiz kaldıklarının söylenmesi ise başka bir eleştiri konusudur. Laclau’ın Wallerstein’a eleştirileri bulunmaktadır. Örneğin, kapitalizm tanımlamasını ret etmektedir. Üretim ilişkileri yerine ağırlık olarak ticari ilişkiler ele alınmış olmasına vurgu yapmaktadır. Kar amacı ile sistemin açıklanamayacağını çünkü çünkü sosyalizmde de kar güdüsü olabileceğini söylemiştir..Merkezde emeği eğitilmiş ve özgür iken çevre ülkelerde ise bağımlıdır görüşüne karşı. Özgür emeğin gerçek anlamını bilmiyor diyerek eleştirmiştir. Brenner’de hemen hemen aynı noktaları eleştirerek Laclau’ya destek vermiştir.

Phillips ise kalkınma politikaları ile ulusal sermayeyi geliştirilme fikrine karşı çıkmaktadır. Sınıfsal yapı çözümlenerek çözüme gidilebileceğini söylemektedir. Bu nedenle tanımlamaların bazı noktalarda yanlış yapıldığını söylemektedir. Amin ise gelen eleştirilere klasik Marksizm artık dünya sistemlerini açıklamakta yetersiz olduğunu söyleyerek cevap vermektedir. Warren; kapitalizmin kalkınmaya yararlı olabileceğini söylemektedir. Ve bu kuramlarda değerlendirmeleri sırasında dış nedenlere değerinden fazla önem verildiğini söylemektedir. Güney Kore, Tayvan örnekleri verilerek azgelişmiş ülkelerin de kalkınabileceklerini söylemektedir.

Sömürü iki gelişmiş ülke arasında da olabileceğini söyleyenlere göre azgelişmiş ülkelerin ekonomileri henüz batılı anlamda oluşamadığı için sömürü varmış gibi göründüğünü söylemektedirler. Bağımlılık kuramcılarının sosyalist sistemleri bile kapitalist gibi değerlendirilmelerine karşı çıkanlarda bulunmaktadır. Kolonileşmemiş fakat çevre ülke konumunda olan ülkelerin konumlarının açıklanamayacağını söylemişlerdir. Azgelişmiş ülkelerin yapıları farklıdır fakat tek bir ülke gibi değerlendirilmiştir. Örnek olarak verilen ülke ABD’yi vererek bu ülkeye neredeyse bağımlı ülke olmadığını vurgulamışlardır.

Son olarak bağımlılık kuramcılarına yapılan eleştirler ise bağımsızlık sonrası durumun değerlendirilmesi noktasında olmuştur. “Peki, bağımsızlık durumu nasıl olacaktır? Diğer ülkelerle olan ilişkileri somut bir şekilde nasıl kurtaracaklardır?” gibi sorularla bu kuramların bazı noktalarda eksik kaldıkları söylenmektedir. Harrison ve Ray: “Pür bağımlı olmama olamayacağı gibi bağımlılığın da dereceleri vardır” diyerek bu kuramcıların sürekli olarak bağımlılık kavramı üzerinde durmalarına ve bunu tam olarak açıklamamalarıne eleştirmektedirler.16

4. SONUÇ

Bağımlılık kuramları, azgelişmiş ülkelerin neden gelişemediklerini inceleme konusu yapmışlardır. Genel olarak kullandıkları terminoloji ise Marksist bir terminolojidir. Bunun yanında klasik Marksizmden birçok noktada ayrılmaktadırlar. Bunların başında çözüm olarak sosyalist sistemi görmelerine rağmen bu noktaya varılması sırasında aralarında farklılıklar vardır. Marks, bu sistem değişikliğinin işçiler ile olabileceğini görmüştür. Fakat bağımlılık kuramcıları ise farkı devrimin sadece işçi sınıfıyla olması gerekmediğini, orta sınıfın yanı sıra tarım kesiminden olanların da devrimi katkısı olabileceğini söylemişlerdir.

Bağımlılık kuramcıları genel az gelişmeyi gelişmiş ülkelerin varlığına yüklemişlerdir. Dışsal bir neden olarak engellediklerini söylemişlerdir. Bunun hem baskı ile hem de var olan sisteme uymaları ile olduğunu vurgulamışlardır. Kapitalizmde ülkelerin kendi aralarında gelişmiş düzeylerine göre ister istemez bazı görevler yüklenildiği, bunun da genellikle dış ticaretin neden olduğu bir ilişkiye bağlamışlardır. Bu bağın kopmaması bu sistemin varlığının devamını sağlayacağını ve kendi içinde yineleceğini söylemişlerdir. Ayrıca böyle bir bağımlılığın tasrihsel bir süreç içinde gerçekleştirildiğini de vurgulamaktadırlar. Bunun kolonileşme süreciyle başladığını söylemişlerdir. Çözümü ise sosyalist bir sisteme geçiş olarak ön görmüşlerdir.

Fakat yapmış oldukları analizler eleştiri konusu olmuştur. Bu eleştiriler hem Marksist çevrelerden hem de modernleşme kuramcılarından gelmiştir. Modernleşme kuramcıları, bağımlılık içinde olan ülkelerin kalkındıklarını söylemişlerdir. Ayrıca bağımlılık ilişkisinin fazlaca ön plana çıkarıldığını söylemişlerdir. ABD’ye bağımlı ülkeye bağımlı olmayan ülkenin bulunmadığını söyleyerek bu tezlerini ileri sürmüşlerdir. Marksist çevreler ise klasik Marksist tanımlarının yanlış yapıldığı üzerinde durmuşlardır. Kapitalizmin sadece ticaret sistemi olarak ele alınmasına sert eleştiriler yapmışlardır.

Bu yapılan eleştirilere rağmen bağımlılık kuramları özgünlüklerini taşımaktadır. Bu kuramcılarla ilk defa azgelişmişliği bizzat o ülkedeki iktisatçılar tarafından açıklanması ve çözüm aranması önemlidir. Batılı ülkelerdeki iktisatçılar dışında kendi sorunlarına çözüm aramaları da bu ülkelerin kendilerine olan güvenlerini arttırmaları ve sadece batılı düşünürlerin olmadığının vurgulanması açısından da önemlidir.

1 CİNHİRLİOĞLU, Zafer, “Azgelişmişliğin Toplumsal Boyutu”, İmge Kitabevi, Ankara 1999, s. 121.
2 CİNHİRLİOĞLU, Zafer, a.g.e., s. 126.
3 BAŞKAYA, Fikret, “Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü”, Cantekin Mat. Yay. Ltd. Şti, 5. Baskı, Ankara 2005, s. 75.
4BAŞKAYA, Fikret, a.g.e., s.76.
5 BAŞKAYA, Fikret, a.g.e., s. 79.
6 CİNHİRLİOĞLU, Zafer, a.g.e., s.128.
7 CİNHİRLİOĞLU, Zafer, a.g.e.,s. 130.
8 BAŞKAYA, Fikret, a.g.e. , s. 81.
9 FRANK, Andre Gunder, “Lümpen Burjuvazi ve Lümpen Gelişme” Gökkuşağı Basın Yayın, İstanbul 1995, s. 23.
10 FRANK,Andre Gunder, a.g.e., s.24.
11 CİNHİRLİOĞLU, Zafer, a.g.e., s. 142-143.
12 BAŞKAYA,Fikret, a.g.e., s. 84.
13 BAŞKAYA,Fikret, a.g.e., s.85
14 CİNHİRLİOĞLU, Zafer, a.g.e., s.148
15 CİNHİRLİOĞLU, Zafer, a.g.e., s. 147-150.
16 CİNHİRLİOĞLU, Zafer, a.g.e., s.170-181

eGeGelisim N.Ç.

Populerlik: 2% [?]

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu EkleBunu RSS Ekle Butonu



1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan6 Puan7 Puan8 Puan9 Puan10 Puan (1 kişi puan verdi. Ortalama: 7 puan / 10)
Yükleniyor ... Yükleniyor ...


Yorum Bırakın

neutral -) cry oops razz mad * cool ??? shock sad smile grin




Şimdiye kadar toplam 116 adet yazıya 255 adet yorum gönderilmiş...




eGeGelisim

eGeGelisim.org - 2. yılını sürdüren bir eleştirel paylaşım platformudur. 2007 Haziran ayında İzmir Ekonomi Topluluğu üyelerinin katılımıyla biraraya gelen egegelisim.org eğitim, ekonomi, politika ve iş dünyasına yönelik makaleleri yayınlamakta; bir paylaşım ve eleştiri platformu özelliğini taşımaktadır...

devamını okuyun

Aranacak Kelime: