eGeGelisim Forum


‘egitim’ Etiketine Göre Tüm Sonuçlar

Köy Enstitülerinin Önemi ve Fen Okur Yazarı Olmak

Ülkemizin eğitim sistemi ve sonuç olarak yetiştirdiği insan potansiyeli tartışma konusu olmaya başlamıştır. Sorunu şematize edecek olursak; Ülkemiz eğitim sistemi bugün her yönü ile sorgulanabilir duruma gelmiştir.

Günümüz bilişim teknolojisinde artık okuryazar olmak yetmiyor. Biraz da bilim okuryazarı olması zorunluluğu ortaya çıkmış bulunuyor. Bu da doğal olarak fen-okuryazarlığını gündeme getirmektedir. Fen ve bilimin doğru öğretilmesi de bu konuda yetkin insanların yetiştirilmesi ve bu öğretiyi öğretmeleri gerekiyor.

Fen eğitiminin öğrencilere benimsetilebilmesi için ezbercilikten kurtarılarak deneysel çalışmaya, gözlem ve incelemeyi öğrenci merkezli olarak işlenmesi gerekmektedir. Bu anlamda temel bilimlerin amacı yaratıcılığın sınırlarının zorlanması, bunların kaleme dökerek insanların beyninde şimşekler çaktırabilecek şekilde yetiştirilmelidir.

Köy Enstitülerinin En Önemli Katkılarından birisi de;

Köy Enstitüleri üretim ve kültür eksenli olduğu için öğrencilerin öz güvenini geliştirmiş olmasıdır.

• Türkiye’de Bilimsel Düşünceyi Köylere Kadar Götürmüş olmasıdır.

Bugün bilimsel devrimlerin yarattığı etkiler ve bunların sebep ve sonuçları metodolojik olarak öğretilmemektedir.

Oysa bilimsel düşüncenin ne olduğu ne zaman ve hangi koşullarda doğduğu, insanlığın ve uygarlığın gelişmesinde ne tür etkiler yaptığı ve geleceği ne şekilde etkilediği öncelikle öğretilmelidir. Bütün bunlar ancak fen okuryazarlığı ile daha iyi sağlanabilir. Atatürk diyor ki;

…Hiçbir mantıki delile dayanmayan, bir takım geleneklerin, inançların muhafazasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur…” ve “…Milletimizin siyasal ve sosyal hayatında, milletimizin fikir terbiyesinde rehberimizin bilim ve fen olacaktır…

Bu sözler, Mustafa Kemal’in ilerlemek için pozitivist eğitimi en temel araç saydığını göstermektedir.

Yazının devamını okuyun… »

Populerlik: 3% [?]

Yedek Subay Sınavı Sonuçları ve Değerlendirilmesi

313. Kısa Dönem olarak girdiğim bu sınav ile askerliğimi kısa dönem olarak yapma hakkı kazanmış ve askerliğini bitirmiş biri olarak, siz üniversite mezunlarını bu sınav hakkında biraz bilgilendirmek istiyorum. Ben 313. kısa dönem olarak askerliğimi yaptım. Arkamdan kuzenim 315. kısa dönem olarak askere alındı. Şimdi sıra 317. kısa dönemlerde. Bu böyle tek sayılar şeklinde 319. kısa dönem, 321. kısa dönem olarak gidecek. Çiftli dönemler tıp öğrencilerinin girdiği sınavlar diğerleri ise diğer üniversite mezunlarının girdiği sınavlar olarak karşımıza geliyor. Türkçe ve Matematik ten oluşan, genel hatlarıyla genel yetenek ve genel kültürünüzü ölçmeye yarayan fakat sonuçlarının ne kadar değerlendirildiği büyük bir soru işareti olan bu sınav askerliğinizin kısa dönem mi yoksa 12 aylık yedek subay olarak mı geçireceğinizi belirliyor.

yedek subaylık sınavıTabii ki bu sınav öncesinde askerlik şubenizde bir form dolduruyorsunuz. Bu doldurduğunuz form ile bu sınav sonuçları bir değerlendirilmeye tabii tutuluyor. Ama seçimde ilk öncelik ordunun ihtiyaçları. Yani ordumuzun bu dönemdeki yedek subay ihtiyacı ne kadar? Hangi uzmanlık dallarında yedek subay alımı yapılacak. Bu tarz kriterlerle o dönemdeki yedek subay sayısı belirleniyor. Buna göre seçim yapılıyor. Bir de benim gibi yedek subaylık istemeyen, askerliğini kısa dönem olarak yapmak isteyen arkadaşlarımız var. Bu arkadaşlarımızda o sınava girmek mecburiyetinde. Yani ister yedek subay olmak isteyin ister istemeyin sonuçta o sınava gireceksiniz. Bu sınavda zaten yedek subay olmak istemiyorum, boş kağıt verip, biran önce çıkayım diyorsanız, bu fikri birkez daha değerlendirin derim.

Sınav öncesinde askerlik şubelerinde doldurduğunuz formda; karacı, havacı, denizci gibi bölümler; topçu, tankçı gibi sınıflar mevcut. Bunlar arasında bir sıralama yapıyorsunuz. Sınav sonucunda gösterdiğiniz başarının biraz da olsa bu tercihleri etkilediğini düşünüyorum. Yani siz 1. sırada havacı, son sırada ise jandarmayı seçtiğiniz diyelim. Sınavda başarılı bir sonuç almanız askerliğinizi havacı olarak yapmanıza vesile olabilir. Tabii burada yine ordunun ihtiyaçları da sözkonusu fakat herhalde ordumuz bu kadar üniversite öğrencisini hiçbir şeye yaramayan bir sınava sokmak istemez.

Ben askerliğimi havacı olarak yaptım. Hava Er Eğitim Tugayı – Kütahya. Burada askerliğimin acemiliğini; Hava Uçaksavar Er Eğitim Merkez Komutanlığı – Şile de ise ustalığımı yaparak tezkeremi aldım. Buralara düşen arkadaşlar varsa yine bilgilerimi forumumuz aracılığıyla aktarmaktan mutluluk duyarım. Yine yeni askerlerimiz için askere giderken almaları gerekenler, ilk günde askerlikte nelerle karşılacaksınız tarzı birçok yazı forumumuzda yer alıyor. Yine bunları okuyarak daha çok bilgi sahibi olabilirsiniz.

Herkese bu sınavlarda başarılar.
Tüm yedek subay adaylarına şimdiden hayırlı tezkereler.

eGe Gelisim

Populerlik: 63% [?]

Sınav Nedir? Ne Getirir? Ne Götürür?

 Eğitimin amacı bilginin dantel misali işlenmesi, bireysel bazda içselleştirildikten sonra dönüştürülmesi ve paylaşılmasıdır.

Çağımızın bilgi toplumunun özü ve hammaddesi ise “bilgi”; bilgi toplumu olmanın ön koşulu ise, mevcut bilgi stokuna hızlı ve kolay erişim olanağı sunulan birey tipolojisinin yaratılmasıdır. Buna uygun bireyleri seçmesini bilmek ve onları öne çıkarmaktır. Seçilen öğrenci öncelikle diyalektik bakış açısını kazanmış “tez antitez - sentez” sürecini algılamış, kendi başına sorgulayan ve sonuca ulaşan nitelikte özellikler taşımalıdır. Bu özelliklerin bir kısmı doğal yolla gelecek, bir kısmı da çevrenin etkisi ile öğrenerek kazanılacaktır.

sinav nedirEğitim uzun erimli bir süreçtir. Her eğitim sistemi bir geri besleme ile değerlendirilmek istenir. Biraz daha açacak olursak öğretilenlerin öğrenci tarafından öğrenilip öğrenilmediğinin anlaşılması için öğretilenlerin sorulması ve sorgulanması ile belirlenir. Sınav, işte bu noktada başlamaktadır. Her eğitici öğrettiklerinin öğrencisi tarafından öğrenilmiş ve kalıcı bilgiye dönüştüğünü görmek ister. Bu aşamaya kadar sınav normaldir. Bir tür ölçme ve değerlendirme sürecidir […]

Yazının devamını okuyun… »

Populerlik: 49% [?]

Şiddet ve Eğitim Sistemimiz

Son günlerde artan şiddet olayları hepimizi tedirgin etmeye başladı. Ne yazık ki şiddet olayları; yalnız okullarda değil başta Güneydoğu olmak üzere ülkemizin her tarafında yaygınlaşmaya başladı. Neredeyse toplum olarak yaşanan olayları kanıksar olduk. İnsanların ruh hali bozuldu. Ancak beni en çok etkileyen ise bir öğrencinin bıçak ile boğazının kesilerek öldürülmesidir. Tabanca, bıçak ile yaralama, kafasına sert bir cisim ile vurarak öldürme olaylarının hepsini acı içinde gördük. Öldürmek bile hafif kaldı, büyük bir hınçla birinin boğazını kesebilmek… önüne gelene satır sallayabilmek… yıllarca aynı sıralarda oturduğu arkadaşlarını belki de bir hiç uğruna sıfırlayabilmek. Öğrencilerin mi psikolojisi bozuldu, yoksa bizlere bir şeyler mi oluyor. Çocuklarımız adam olsun, kızlarımız okuyup öğretmen olsun, hakim olsun diye gönderdiğimiz okullara bir şeyler oluyor. Bu topluma bir şeyler oluyor.

Toplumun Ruh Hali Bozuk mu?

Bugün okullarda sıkça gündeme gelen şiddet olayları, artan cinnet geçirmeler, polislerin intiharı, kredi kartları mağdurlarının çocuklarını öldürmeleri, her köşede artan mafya ve bunlara karışan her düzeyden bazı kolluk kuvvetleri, Güneydoğudaki olaylar, afiş asan, resim sergisi açan öğrencilere yapılan kitlesel saldırılar, trafikte insanların birbirlerine yol vermemesi, artan tahammülsüzlük toplumda tam bir paranoyaklık yarattı.

Geçenlerde NTV’de şiddet üzerine yapılan bir tartışmada Prof. Dr. Özcan Köknel nüfusumuzun % 60 oranında ruh sağlığı sorunu bulunduğunu belirtiyordu. Bu rakamın ne anlama geldiğini herhalde söyleyen psikolog bilerek söyledi. Eğer trafikte kuralları ihlal eden kişiyi uyardığınızda arabasını durdurup, değnekle üzerinize saldırıyorsa, bakkalı eski tarihli yoğurdu niçin satıyor diye uyardığınızda “ne tarihi lan” diyorsa, öğretmen öğrenciyi dövüyorsa, baba oğlunu ve eşini dövüyorsa ve bunlar artık rutinleşmişse Sayın Köknel’in dediklerinin ileride nelere yol açacağını biraz daha düşünmek gerekir. Bütün bunların bir günlük bir olay olmadığı ve bir geçmişinin olduğu muhakkak. Uzun yıllar bu ülkede değişim adı altında bizlere empoze edilen ekonomik ve sosyal politikalar ve bunun savunucusu olan siyasi yapımız, bunların eğitim ve medya zinciriyle perçinlenmesi sonucunda bugüne gelinmiştir.

İnsanların sabrının bittiği, konuşurken yazarken kısa kestiği, TV ekranlarında zipleme yaparak ciddi anlamda bir filmi, haberi veya belgeseli tam bitiremediği, sınavlarda şıkların dışına çıkamadığı yerde tam bir tükenmişlik ve sabırsızlık başlamıştır. Bu sabırsızlık; yolda işyerinde evde tahammül sınırlarını zorlamaktadır. Kimse kimseyi en ufak bir davranışta konuşarak değil, şiddetle bastırmaya çalışmaktadır.

Son yıllarda iyice açılan gelir dağılımı dengesizliği, çalışarak karnını doyurmayan insanların yanında çalışmadan hesapsız para harcayan insanların görüntüleri, TV ekranlarında insanların bilinçsizce sarf etiği laila havalarının varlıksız insanlar üzerindeki etkileri yabana atılmamalıdır. Bilim sanat faaliyetleri, doğayı koruma, sosyal etkinlikler, gençlerin sorunlarına ve ülke sorunlarına yol yöntem aramak, gençler için değişik teşvik programlarını yaratmak hiç akla gelmiyor. Gençler bunlardan yoksun oldukları için doğal olarak güce göre hareket ederek alan kazanmaya çalışmaktadır. “Ne ekersen onu biçersin” diyesi geliyor insanın.

Güç Olma Talebi Şiddeti Besliyor mu?

Kendini gerçekleştirme olgusu normal yollardan sağlanamadığı zaman diğer yollarla sağlanmaktadır. Para ve silah bu gücün diğer önemli araçları olarak devreye girmektedir. Böylece kendi özgüvenini toplamakta ve kendisini hissettirmeye çalışmaktadır. Bugün okullardaki ve Güneydoğu Anadolu’daki olaylara biraz da bu gözlükle bakmak gerekir.

Para ve silaha sahip genç; diğerlerine göre üstünlük sağladığını düşünmektedir. Araba, güzel elbise, pastaneye gitme ve moda deyimi ile hava atmak. Buna erişemeyenler de saldırıya geçmektedir. Birkaç yıl önce İstanbul’da bir yılbaşı gecesi büyük bir grup otelde eğlenmeye gelenlere saldırdılar. Gösteri yaparak burada aşırı tüketim odluğunu belirtiyorlardı. Bu gençler çevreci veya sol gençlik değildi, muhafazakâr gençlerin bunu dile getirmesi gözden kaçmamış olsa gerek. Bugün bu olayların yaşandığı okullara bakarsanız güç kullanma olgusunun altındaki psikoloji rahatlıkla ortaya çıkmaktadır.

Dilimizi Düzeltelim

Çin’de huzursuzluk çıkınca halk filozof Konfüçyüs’e başvurur, Konfüçyüs “dilinizi değiştirin der,” anlamazlar. İnsanlar yeniden başvurur, aynı cevabı alırlar ve böylece Çin dilinin sadeleşmesi ve insanların birbirini anlaması gerektiğini ortaya koymuşlardır. Ülkemizde bugün yaşanan ve neredeyse her tarafı gergin, kimsenin kimseyi taşıyamadığı, öğrencilerin birbirinin gırtlağını kestiği, tabancaların kullanıldığı ortamın alt yapısına bakıldığında ciddi sorunlar bulunmaktadır. Ders veren arkadaşların dikkatinden kaçmamıştır, son yıllarda öğrencilerde bir dil kirliliği görülmektedir. Yazıları kısa yazmak, cümleleri tam bitirmemek gibi. Sokakta yanınızdan geçen insanlara bakın, başta gençler olmak üzere küfürlü konuşmalar, jargonlar, tüm bunlar ciddi iletişimsizlik örnekleridir. Yetkililerin düzgün cümle kullanmamaları, karşısındaki vatandaşı dinlememeleri, onları küçük görmeleri, toplumda dil-iletişim sorununun önemini ortaya koymaktadır.

Eğitim Sistemimizin Hedefi, Vizyonu ve Misyonu Var mı?

Ülkenin ciddi bir eğitim amacının olmadığı, varsa da kâğıt üzerinde kalarak öteye gitmediği bugünkü sonucu ile ortadadır. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde bulunan eğitim maalesef bugün hızla özelleştirilerek parası olanın özel okullar, kurslar, vakıf üniversitesi ve yurtdışına çocuğunu göndererek eğitimlerini tamamlamaya çalıştıkları yine hepimizin bilgisi dâhilindedir.

Hedefi, vizyonu ve misyonu olmayan Türk eğitim sisteminin bir sonucu olarak bugün eğitim sisteminin iyi işlemediği ortaya çıkmış bulunuyor.

Ne Arıyorduk, Ne Bulduk?

Bugün sorulan soru NE ARIYORDUK, NE BULDUK? Türk gençliğinin yaşamdan beklentisi nedir? Türk gençliği ülkesini ileri taşımak için ne düşünüyor? Ütopyası var mı?

Devletin kendi biricik varlığı olan dinamik gençliği için ne tür faaliyetlerde bulunmaktadır? Dünyanın en dinamik gençliğine sahip ülkemiz gençlerini hedefsiz bırakmanın bedeli maalesef başıbozukluk ve yetersiz eğitim ve doyumsuzluk olmuştur.

Şiddet Bir Sonuçtur, Ya Nedeni Nedir?

Her düzeyde şiddet kültürü sorun çözme yolu haline gelmiştir. Eğitimde şiddet bir sonuçtur. Her sonucun bir nedeni vardır. Bugün sorun “ne ektik ne biçiyoruz” düşüncesiyle yeniden ele alınmalıdır. Bu çocukların yeterince eğitilmemesi yani doyurulmamasının, öğrencileri şiddete yönlendirdiği bilinen bir olgudur. Bu olayların yaşandığı okulların büyük çoğunluğu devlet okulları olduğu da doğrudur. Özel okullar da nasibini almaktadır. Eğitimin içinin boşaltılması herkes için farkına varsa da varmasa da fatura yaratmaktadır. Sorunun yoğunlaşması astronomi değil, astroloji kitaplarının artışıyla doğru orantılıdır.

TV Dizileri ve Feodalite

Çağımızın iletişim teknolojilerinin en etkili silahı olan TV ekranları büyüğünden küçüğüne herkesi karşısına oturtabilme becerisine sahip duruma geldi. Özel TV’lerde gösterilen dizilerin tamamı güvensizlik, namus cinayetleri, şiddet, kan, silah, ağalık ve kısa yoldan zengin olma temalarını işlemektedirler. Ancak okuma yazması olmayan (yüksek eğitimli cahiller de dahil) TV ekranlarından başka zevki olmayan halkın bunlardan etkilenmemesi mümkün mü? İnsan beyninin çalışma prensiplerinin de bu tür uyarlamalara açık olduğu düşünülürse, eğitim ve kitle iletişim araçlarının yanlış ve doğru kullanımının önemi ortaya çıkmaktadır.

Bugün başta Güneydoğu olmak üzere ülkenin her tarafından ciddi bir şiddet işlenmektedir. Kimse kimseyi dinlemiyor. Kimin ne aradığı da bilinmiyor. Çağdaş medeniyet seviyesini yakalayalım, birlikte güçlü yarınlar yaratalım anlayışı ile yurttaşlık bilinci için bizler çırpınırken, diğer taraftan feodal kalıntıların makbul değerlermiş gibi toplumun önüne medya aracılığı ile konulması hiç de hoş değil. Toplumu daha evrensel değerler etrafında dil, inanç ve yöresel farklılıkları göz ardı etmeden birlikte yaşamayı sağlayacak şekilde işlemek gerekir. Asıl olan insani değerleri; kültür, dil ve inancın üzerinde bir anlayış ile eğitim aracılığı ile vermektir. Bugün yaşanan göç, yoksulluk, bölgedeki belirsiz eller maalesef farkına varmadan şiddeti körüklemektedir. Bundan hepimiz nasibimizi almaktayız.

Biz Ne Yaptık?

Peki, nasıl oluyor da bu gençler bu kadar acımasız oluyorlar? Nerde yanlış yaptık sorusu soruldu mu? Bu gençlere insan sevgisi, doğa sevgisi, güzellikler konusunda bir şeyler verilebildi mi? Bunun altyapısı konusunda başta devlet olarak ve de bugüne kadar devlet yönetimine talip olmuş Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Bakanlar, Milli Eğitim Müdürleri, Üniversitelerde Rektörler, Dekanlar, Bölüm Başkanlarına sormak gerekir, hangi yanlışı gördük ve ne yaptık? Çözüm önerilerimiz ne oldu. Toplumu eğitmek için hangi öngörülü proje üretildi? “Öğrenciler olmasa Milli Eğitim Bakanlığını idare etmek kolay olur” anlayışını mı dikkate alacağız, yoksa dünyanın en genç ve dinamik nüfusuna sahip olmanın mutluluğu ile bu gençlerin enerjisini nasıl üretime ve güzelliğe dönüştürebiliriz diye mi düşünmek gerekir?

Çözüm önerileri ve geleceğe ilişkin öngörüleri gelecek hafta işlenecektir. Haftaya kadar yaşama bütünsel ve farklı bir göz ile bakmak, baharın bu güzel günlerinde şiddet yerine “yüz çiçek açsın yüz fikir tartışsın” anlayışı ile sorunlarımızı tartışma ve karşılıklı sevgi saygı içinde işlenmesi dileği ile nice güzel baharlı günlere.

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

Çukurova Üniversitesi.

Populerlik: 5% [?]

Yeni Öğretim Yılında Öğrencilerimize Sahip Çıkalım

Üniversitelerin artan maddi ve manevi sorunları, artık istenilen düzeyde bilim yapma şansımızın giderek azaldığını gösteriyor. Üniversitelere olan talebin azalması kontenjanlarının büyük oranda boş kalması düşündürücü bulunuyor.

En azından ben öyle görüyorum. Bununla beraber biz öğretim üyelerinin her şeye rağmen üniversitelerimize ve öğrencilerimize sahip çıkabileceğimizi ve yol alabileceğimizi de düşünüyorum. Öğrencilerimizi eleştirmek yerine onları eleştirel ve yaratıcı düşünceye taşıyabiliriz.

Bugün yeni eğitim-öğretim yılının birinci günü. İlk günün heyecanı farklı oluyor tabii. İlk defa üniversitede ders alacak öğrencinin kafasındaki üniversite imajı çok önemli. İlk gün ve ilk ders akılda kalıcı olacaktır. Ve öğrenci hangi ruh hali ile başlarsa öyle de okulunu bitirecektir. Onun için ilk gün öğrencilere verilecek birkaç dakikalık mesaj, sembolik da olsa onları isteklendiren bir konuşmanın yapılması anlamlı olacaktır. İlk gün üniversite yöneticilerinin ve akademik organların temsilcilerinin öğrencilere verecekleri mesajlar bu anlamda çok önemlidir. Genelde gelişmiş üniversitelerde ilk gün; üniversitenin görüş, eleştiri ve beklentilerini kamuoyu ile paylaştığı, onların da dikkatle izlediği gün anlamına gelmektedir.

Öğrencilerimize üniversitede verilen eğitim ile yetinmemelerini, kendi kendilerine eğitmesi konusunda uyarmak yararlı olacaktır. Kendi kendilerine güvenmeleri, hızla gelişen dünya koşullarına ayak uydurmak için bilim ve teknolojiyi adım adım takip etmeleri, dil öğrenmeleri ve bilişim teknolojisini kullanımı konusunda yönlendirici olabiliriz. Kitap okuma sevgisinin ne olduğunu anlatabiliriz. Üretim ve paylaşımın değerinden söz edebiliriz.

Bütün arzuladığımız, kendi dinamikleriyle cıvıl cıvıl yeni öğrencilerin öğreticiden çok öğrenici bir ortamda eğitim ve öğrenim görüyor olmalarıdır. Bunun için ortamın çok zengin olması gerekir. Sinemalardan söyleşilerden kütüphaneden öğrenci gösterilerine kadar bütün bu öğeler üniversite ortamını zenginleştiricidir. Üniversitelik ortamı kişinin kişiliğinin gelişmesinde çok büyük bir role sahiptir. Dinamikler, ancak uygun ortamlarda öğrenciler kendilerini gerçekleştirdikleri zaman oluşabiliyor. Bu ortamı yaratmak, yalnız yöneticilerin değil aynı zamanda hepimizin de sorumluluğunda bulunuyor.

Öğretim üyeleri olarak ilk derslerde öğrencilerimizle konuşmak; onları dinlemek, görüşlerine saygı göstermek, karşı görüşlerimizi söylemek, onlarla eşit saygınlıkta olduğumuzu hatırlatmak çok yerinde olacaktır. Öğrenci olarak kendilerinden ne beklendiğini hatırlatabiliriz. Geleceğe dair beklentilerinin ne olduğunu, bu beklentilerin gerçekleşme şansının ne olduğunu sorabilir, yönlendirici deneyimlerimizi onlarla paylaşabiliriz. Evet ve hayır kavramlarını önemini öğrenmelerini, kişilik sahibi olmalarının yolarını sorgulatabiliriz. Öğrencileri düşündürmeye yöneltecek sorular sorabiliriz. Öğrencilere geçen dönem neyi başardıklarını neyi başaramadıklarını sorabiliriz. Başaramadıklarının nedenlerini ve sorunun kaynağı olarak neyi gördüklerini tanımlamalarını sorabiliriz.

Bu arada gençlerin öz güvenli olmaları için onlara nasıl yaklaştığımızı da, kendi kendimizi de sorgulamamız gerekiyor. Şapkalarımızı çıkarıp kalıplarımızdan kendimizi sıyırarak ulaşılabilir olduğumuzu davranışlarımızla gösterebiliriz.

Bu ülke bu gençlerin ellerinde yarının aydınlık geleceğini kuracaktır. Kendimize güvenelim, gençlerimize güvenelim. Yeni öğretim yılında herkese hayırlı olsun, öğrencilerimize sahip çıkmak, onların en iyi şekilde Eğitilmeleri için elimizde gelen gayreti gösterelim.

Öğrencilere potansiyel suçlu değil, geleceğin potansiyeli olarak yaklaşmamız gerekiyor. Biz öğrencilerimize ve çalışanlarımıza saygı göstereceğiz, değer vereceğiz ki, toplum da onlara saygı göstersin, değer versin. Kendi çocuklarımıza biz değer vermiyorsak, her halde başkalarının değer göstermesini bekleyemeyiz.

M. Kemal’in öğretmene, gençliğe ve okuyana verdiği değeri, biz de öğrencilerimize gösterelim. Yarınları kazanmak, öncelikle öğrencilerimizi kazanmaktan geçecektir.

Bu duygularla hepimizin yeni eğitim-öğretim yılı kutlu olsun.

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

Çukurova Üniversitesi.

Populerlik: 4% [?]




eGeGelisim

eGeGelisim.org - 2. yılını sürdüren bir eleştirel paylaşım platformudur. 2007 Haziran ayında İzmir Ekonomi Topluluğu üyelerinin katılımıyla biraraya gelen egegelisim.org eğitim, ekonomi, politika ve iş dünyasına yönelik makaleleri yayınlamakta; bir paylaşım ve eleştiri platformu özelliğini taşımaktadır...

devamını okuyun

Aranacak Kelime: