Sanayi Toplumundan Bilgi Toplumuna Geçiş Küreselleşme Sürecinde Kalkınma Teorilerinde Paradigma Arayışları ve Ulus Devletin Değişen Rolü
Etiketler: agu, anti liberal, gelisme, kalkinma, kalkinma modelleri, kuresellesme, liberalizm, nafta, neo liberal, paradigma, ulus devlet
İnsanlık tarihinin geçirdiği büyük evrimler olan tarım ve sanayi devriminden sonra, geçen 20. yüzyılın son çeyreği bir üçüncü köklü devrimin gelişimine tanıklık etmiştir: bilgi teknolojileri devrimi. Tarım toplumuna geçişi saban ve yel değirmeninin kullanımı gibi toprağı işlemenin ve tarımın mekanizasyonu simgelemiş; sanayi devriminin temel özelliklerini buharlı makine, kömür, çelik, montaj hattı ve fabrikalar oluşturmuş; bilgi teknolojileri devrimine geçişi ise bilgisayarlar, iletişim teknolojisi, mikro elektronik, robotlar, biyo-teknoloji ve fiber optikler gibi yeni üretim teknik ve ilişkileri sağlamıştır. Toffler (1981), M.Ö. 8000’lerden başlayıp M.S. 1750’lere kadar süren tarım toplumunu birinci dalga, 1750’lerden başlayıp 20. yy.’ın son çeyreğine uzanan sanayi devrimini ikinci dalga olarak nitelemekte; sanayi devrimini tamamlamış toplumların artık “üçüncü dalga” içinde yer aldıklarını ve sanayi ötesi ya da bilgi toplumu olarak adlandırıldıklarını ileri sürmüştür. Bunlar ışığında küreselleşme evrelerini üçe ayırabiliriz.
Birinci Küreselleşme, tarım çağı Mezopotamya’da başladı. Asurlular tarım çağının iletişim devrimi olan tekerleği savaş arabalarında kullanarak ve tekerleğin sağladığı ticaret olanaklarıyla ulaşabildikleri tüm dünyayı küçük bir köye dönüştürdüler. Ve kurdukları serbest ticaret bölgeleriyle büyük bir sömürü hareketi başlattılar. Avcı- toplayıcılıktan tarım çağına geçişte yaşanan bu ilk küreselleşme sürecinin, bugün yaşanan süreçten (araçlar dışında) hiç bir farkı yoktur.
İkinci Küreselleşme, sanayi çağı Batı Avrupa’da başladı. İletişim alanında sanayi çağının yenilikleri olan trenler, buharlı gemiler… Çok iyi bilinen sömürgecilik dönemini başlattılar. Avrupalılar tüm dünyada kurdukları serbest ticaret bölgeleri ve ticaret şirketleri yoluyla, küresel bir dünya yarattılar. Sömürü pek çok yerde yağmaya dönüştü ve hatta yeni çağın yeni silahlarıyla bazı milletler son fertlerine kadar yok edildi. Ancak tarihteki bu ikinci küreselleşme süreci de geçici bir dönemdi. Sanayi çağının değişimlerinin tüm dünya tarafından benimsenmesi, başka bir değişle sanayi çağının tam olarak ortaya çıkmasıyla sanayi çağının başlangıcındaki küreselleşme süreci sona ermiş ve sömürü dönemi etkinliğini kaybetmiştir.
Üçüncü Küreselleşme, günümüzde yaşanan küreselleşme, sanayi çağından bilgi çağına geçişte yaşanan tarihteki üçüncü küreselleşme sürecidir. Bilgi çağının da iletişim araçları tarihte üçüncü kez sömürü amacıyla kullanılmaktadır. Günümüzün araçları; fiber optik, iletişim uyduları, bilişimin iletişim uygulamaları, internet… Sanayi çağındaki motorlu iletişimin ve tarım çağındaki tekerleğin icadının bugünkü karşılığıdır.
Küreselleşme bu şekilde farklı toplum yapılarını oluştururken aslına bakılırsa aynı anda da ikili bir toplum yapısı yaşanıyordu. Bunlar sanayi toplumu ile bilgi toplumudur. Bunların farkları ise genel olarak sistemlerin farklı olarak algılanması ve uygulanmasıdır. Örneğin ekonomik sistem sanayi toplumunda ulusal ekonomi, fiziksel sermayeye dayalı ekonomi, endüstriyel organizasyonların olduğu, sembolik olarak kağıt paranın hakimiyeti olarak uygulanırken bilgi toplumunda ise küresel ekonominin hakim olduğu, insan kaynaklarına ve bilgi sermayesine dayalı, bilgi tabanlı organizasyonların olduğu ve dijital paranın hakimiyeti olan bir sistem olarak algılanmakta ve uygulanmaktadır.
Sanayi toplumunda çekirdek ailenin olduğu, güvenlik sağlayıcı kurumların bulunduğu, uyumluluk, seçkinlik, sosyal sınıf gibi değerlerin olduğu, kitleselleştirilmiş dönemsel eğitimlerin olduğu bir sosyal sistem varken, bilgi toplumunda birey merkezli farklı aile biçimlerinin temel olduğu, bireysel yetenekleri geliştiren kurumlaşmaların yanı sıra bireysellik, çeşitlilik, katılımcılık gibi değerlerin bulunduğu, bireyselleştirilmiş yaşam boyu eğitimin hakim olduğu bir sosyal sistem vardır. Sanayi toplumunda uluslar arası çatışma ve polarizasyonun olduğu, merkeziyetçiliğin olduğu ulus devletin varlığında güvenlik amaçlı yönetimin bulunduğu bir siyasal sistem varken bilgi toplumunda uluslar arası uyum ve küresel bağlamada siyasal entegrasyonların olduğu, adem-i merkeziyetçiliğin etrafında küresel ve bölgesel organizasyonlarla beraber küresel ve bölgesel organizasyonların olduğu ve yurttaş odaklı yönetimin olduğu bir siyasal sistem vardır. Son olarak teknoloji alanındaki farklılıklara değinmek gerekir. sanayi toplumunda mekanik teknoloji devrimi, işgücünü ikame eden makinelerin olduğu montaj hattına dayalı üretim tekniklerin uygulandığı montaj hattına dayalı üretim varken, bilgi toplumunda bilgi teknolojileri devriminin temel olduğu, beyin gücünü geliştiren bilgisayarlarla beraber bilgi ve yönetim teknolojilerine dayalı üretim tekniklerinin uygulandığı internet ve dijital teknolojilere dayalı bir teknolojik sistem vardır.
Paradigma Arayışları
Böyle farklılıkların bulunduğu sistemlerde kalkınma paradigmaları da farklılıklar kazanmıştır. 1950’den günümüze kalkınmada paradigmalar farklılaşmıştır. 1-Ulusal Kalkınmacılık Paradigmaları (UKP)’dır. Bunlar ise yapısalcı paradigma ve bağımlılık paradigması olarak ayrılmaktadır . 2-Temel İhtiyaçlar Paradigması 3-Neo-liberal Kalkınma Paradigması 4-Sürdürülebilir İnsani Kalkınma Paradigması’dır. Bunların yanı sıra bu sınıflandırmalar özellikle 1980 sonrası değişime uğramıştır. Bu değişim ve sınıflandırmalarla beraber ulus devletinde rolü değişmiştir.
Kalkınma alanın paradigma arayışlarında sınıflandırmalar farklı şekillerde yapılmaktadır. Bunlar arasında neo-klasik, yapısalcı ve Marksist olmak üzere üç farklı paradigma telaffuz edilirken, ikili bir sınıflamaya ve bu kapsamda temel alınan kriterlere göre neo-klasik ve yapısalcı kuramlar aynı paradigma altında değerlendirilmekte, Marksist kuramlar farklı bir paradigma olarak ele alınmaktadır. Aksine bir başka sınıflama sisteminde, neo-Marksist ve yapısalcılar aynı paradigma altında ele alınmaktadırlar.
Seers’in sınıflamasına temel aldığı kriter kuramların politik anlamda sağ veya sol görüşü temsil ediyor olmalarıdır. Seers’e göre sağ yelpazedeki kalkınma kuramları kalkınma sürecini neo-klasik kuramın temel varsayımları dahilinde gören, bu anlamda piyasa sisteminin işlerliğinin, rekabeti, mukayeseli üstünlükleri, etkin kaynak dağılımı olgusunu ve bireysel girişimi ön plana çıkaran ve savunan sosyal bilincin çalışmalarından oluşmaktadır. Sol kuramlar ise etkinlik yerine eşitlik olgusunu ön plana çıkaran, serbest piyasa ilişkilerine eleştirel yaklaşan ve devlet müdahalesinin gerekliliğini savunan kalkınmacıların kuramlarından oluşmaktadır. Bu sınıflamaya göre yapısalcı ve Marksist kuramlar sol paradigma altında değerlendirilirken, neo-klasik geleneğe bağlı kurmalar sağ paradigma içinde değerlendirilmektedir.
Apter‘in çalışmasında temel alınan kriterin ‘modernleşme’ olgusu olduğunu görüyoruz. Apter’e göre modernleşme, Batıdaki aydınlanma felsefesi ve geleneğinin bir ürünü olup en genel anlamada bireylerin veya toplumların önündeki alternatiflerin veya seçim olanaklarının genişlemesiyle kendini göstermekte ve bu kapsamda özgürlük. kendi kaderini kendinin belirlemesi gibi kavramlar ön plana çıkmaktadır.
Kalkınma kuramlarını paradigmatik bir yaklaşım içinde değerlendiren bir diğer çalışma, K. Wilber ve I. Jameson’un farklı kalkınma kuramlarını iki temel paradigma altında değerlendirdiği çalışmasıdır. Wilber ve Jameson kalkınma alanında ortodoks paradigma ve politik ekonomi paradigması ayırımını getirmektedir. Ortodoks paradigma anlayışında ana hipotez; yüksek tüketim düzeyinin hakim olduğu gelişmiş batı ülkelerinin toplum modelinin ve piyasa sistemi, demokrasi ve modern değer yargı ve kurumlan gibi bu modelinin temel unsurlarının iyi ve arzulanır olduğu tezidir. Wüber ve Jameson’a göre Ortodoks paradigma, liberal yani neo-klasik kalkınma kuramlarını, planlama, devlet müdahalesini içeren yapısalcı kuramları ve aynı zamanda büyüme ile birlikte bölüşüm teorilerini kapsayan geniş bir entellektüel şemsiyedir. Politik ekonomi paradigması ise, temel olarak Marksist kökenli bağımlılık okulu yaklaşımlarını ve bu okulunun yine Marksist kökenli sosyal bilimcilerince eleştirisini kapsayan üretim tarzları yaklaşımlarının içermektedir. Bu paradigma, kalkınma sürecinde ortaya çıkabilecek sömürü ve baskı ilişkilerine işaret etmekte ve kalkınmanın temel hedefini sömürü ve baskı ilişkilerinden arınmak olarak ortaya koymaktadır.
J.Nederveen Pieterse, Batı aydınlanma geleneğinin bir yansıması olan paradigmayı kalkınmacılık paradigması veya doğrusal gelişme paradigması olarak adlandırmış ve bu paradigmanın anahtar kavramları olan evrim, modernleşme, gelişme ve doğrusal evrilme tezlerini sorgulayarak eleştirmiştir. Pieterse bilgi ile güç arasındaki ilişkiyi vurgulayarak güçlü olanın bilgisinin gerçek olarak kabul edildiğini öne sürer.
Kalkınma kuramlarının gelişimi ve ilgili sistematik değerlendirmeye ilişkin en yaygın sınıflandırma üçlü bir aynını içinde yapılmaktadır. Buna göre kalkınma kuramları temelde yapısalcı, Marksist ve neo-klasik yaklaşımlar olarak ele alınmaktadır. Örneğin Hirchman (1981) kalkınma kuramlarım kalkınma ekonomisi, neo-klasik yaklaşım ve neo-markist yaklaşım olarak ele almaktadır. Chenery (1975) ise yine üçlü bir sınıflama yaparak Marksist, neo-klasik ve yapısalcı yaklaşımlar ayırımım getirmektedir. Chenery’e göre Marksist ve neo-klasik yaklaşımlar kalkınmış ülkeler için geliştirilmiş olan kuramların az gelişmiş ülkelere uyarlanması olarak belirirken, yapısalcı yaklaşım özellikle az gelişmiş ülkelerde varolan. yapısal katılıkları, özellikleri ve genel olarak bu ülkelere özgü yapısal faktörlerin dönüştürülmesini vurgulamaktadır.
Bir diğer kalkınma iktisatçısı Bardhan’ın 1980 sonrası kalkınma alanında gelişen kuramları da kapsayan çalışması yine üçlü bir sınıflama içinde farklı yaklaşımları ele almakta ve bu kapsamda Marksist, neo-klasik ve yapısalcı-kurumsala yaklaşımlar ayırımını getirmektedir. .Bardhan’ın sınıflamasına esas teşkil eden saptadığı beş temel değişken ve bu değişkenler karşısında üç okulun yaklaşımlarıdır. Saptadığı değişkenler; ekonomik davranış, temel analiz birimi kurumlar ve kaynak dağılımı, gelir dağılımı ve büyüme ve ticarettir.
Üç farklı kalkınma yaklaşımı arasında karşılaştırmalı bir analiz yapılan bu çalışmada Bardhan in ana vurgusu, önceleri birbirleriyle apayrı veya uzlaşmaz gibi duran bu yaklaşımların 1980 sonrası yeni katkılarla giderek yukarıdaki temel parametrelerde aralarında bir uzlaşma veya yakınlaşma sağlandığıdır. Örneğin Mancist ve neo-klasik kuramların temel analiz birimi kriterine göre kıyaslanmasında Bardhan , Marksist analizlerde temel analiz biriminin sınıf olduğuna neo-klasik kuramda ise birey olduğunu belirtir. Ancak 1980 sonrası Marksist yazında ve özellikle rasyonel tercihler Marksistlerinin analizlerinde, fayda maksimizasyonu varsayımından kaynaklanan yöntem – neo-klasik yöntem- sınıfların oluşumunun açıklanmasında kullanmaktadır.
A.Thomas ve D. Potter ise iki anahtar değişkeni sınıflandırmalarına. baz olarak ele alırlar. Bunlar kalkınma sürecinde öngörülen yapısal değişim ve kalkınmayı yönlendirecek ve yürütecek olan öznedir. Buradaki özne, Bardhan’ın sistematiğine referans aldığı kriterlerden temel analiz nesnesi ile benzerdir. Bu iki anahtar değişkene göre dört farklı kalkınma yaklaşımım ele alırlar. Neo liberal kalkınmanın öngördüğü toplumsal değişim, piyasaların işlerliğinin sağlandığı kapitalist bir yapıyı önerir. Kalkınmanın öznesi ise fayda maksimizasyonu peşinde koşan bireydir.Yapısalcı kalkınma altında ise bu yazarlar, sadece Marksist geleneğe bağlı kalkınma kuramlarını ele almaktadırlar. Bu kapsamda yapısalcı kalkınmanın öngördüğü sosyal değişim sosyalist bir model olurken, kalkınma sürecinin öznesi devlet ve sınıflardır.
Müdahaleci kalkınma altında ise kalkınma disiplininin kuramcıları olan ve bizim bu tezde yapısalcı kalkınma okulu olarak adlandırdığımız kalkınma iktisatçılarını, gelişme sosyologlarım ve ilgili kuramlarım ele almışlardır. Müdahaleci kalkınmanın yapısalcı kalkınma ile pek çok ortak noktasının bulunduğunu belirterek müdahalecilerin kapitalist sistemi olumlu olarak gördüklerim ancak neo-liberal yaklaşımlardan farklı olarak gerek piyasa aksaklıklarım ve gerekse AGÜde varolan yapısal katılıkları ve kurumları öne çıkardıklarım vurgularlar. Müdahaleci kalkınmanın öngördüğü sosyal değişim kapitalist bir model olurken, kalkınmanın temel öznesi devlettir.
Popülist kalkınmanın ayırt edici özelliği kalkınmanın temel öznesinin, kalkınma sürecine pasif unsurlar olarak değil kendi sorunlarını bireysel katılımları veya yöresel örgütlenmeleri kanalıyla aktif olarak katılan bireyler/gruplar olmasıdır. Popülist kalkınma altında bu yazarlar, kalkınma disiplininin 1975 lerde çözülmesi ardından beliren ve günümüzde insani kalkınma paradigması olarak adlandırılan çeşitli yaklaşımlara atıfta bulunmaktadır.
Son olarak D.Hunt (1989) tarafından önerilen sınıflamaya değinebiliriz. Hunt altı farklı paradigma altında kalkınma kuramlarım incelemektedir. Genişleyen kapitalist çekirdek paradigması, AGÜlerin kalkınma sürecinde temel faktörü yeni bir kapitalist sınıfın oluşturulması olarak ele almakla ve bu paradigma altında Lewis ve Rostow’un çalışmaları incelenmektedir. Hunt, bu paradigmanın, AGÜ kalkınma politikalarının oluşumunda, 1950-70 döneminde belirleyici olduğunu savunmaktadır. Yapısal paradigma altında ise kalkınmanın öncüleri olan ve AGÜ’in kalkınma sürecinde yapısal katılıkları vurgulaya kuramcıların eserleri ele alınmaktadır. Maoist kalkınma paradigması, Çin’in kalkınma sürecini anlatan ve aynı zamanda diğer kalkınma kuramlarından farklı olarak kalkınma sürecini ağırlıklı olarak ekonomik kalkınma olarak değil, ekonomik, sosyal, politik ve ideolojik süreçlerin birlikte dönüşümünü içeren ve en nihayetinde eşitliğe dayalı bir maddi refah toplumunu hedeflemektedir. Neo-Marksist paradigma, bağımlılık okuluna mensup kuramcıları ve bu okulun yine Marksist yazın içindeki eleştirisini kapsayan kuramları içermektedir. Temel ihtiyaçlar paradigması iktisadi büyüme ile birlikte bölüşüm sorunları üzerinde durmaktadır. Neo-klasik paradigma, serbest piyasaları, mukayeseli üstünlükler temelinde üretimin örgütlenmesini ve dışa açık stratejileri savunan kuramları içermektedir.
Ulus Devlerin Değişen Rolü
Bu analiz çerçevesinde ulus devleti tartışmak gerekmektedir. Yapısalcı kuramlarda temel analiz birimi ulus-devlet olup, kuramların toplumsal analize metodolojik yaklaşımı sosyallik ilkesine dayanmakladır. Sosyallik ilkesine göre, yapısalcı paradigmada yer alan teorilerde temel analiz nesnesi birey karşıtı toplumdur. Yani kalkınma olarak adlandırılan süreçte kalkınması öngörülen özne tek tek fertler veya sosyal gruplar veya bölgeler değil, ulusal bütün olmuştur. Buna bağlı olarak kalkınma düzeyi; ulusal gelirin artış hızı, ulusal çıktının sektörel dağılımı, kişi başına gelir v.d gibi makro değişkenlerce ölçülmüştür. İlgili kalkınma politika ve stratejileri de toplumu ve toplumsal hederleri temsil eden devletin önderliğinde, onun merkezi planlarınca yürütülen müdahaleci yapıdadır.
Neo-klasik yaklaşımın, insanları özerk fertler olarak kendi çıkarları yönünde örgütlenmelerini ve faaliyetlerini öngören serbest piyasa sistemi, AGÜ ‘in kurucu kadroları için hiç de rahatlatıcı bir reçete değildi. AGÜ in kurucu kadroları temsil ettikleri toplumu belli ulusal hedefler etrafında örgütleyebilmek, yönlendirebilmek için milliyetçilik fikrine özenle sarıldılar. Esasında kalkınma disiplininin doğuşundan önce, 20′inci yüzyıla gelindiğinde önüne geçilemeyecek kadar güçlü bir milliyetçilik dalgası liberalizme tepki olarak ortaya çıkmıştı. Bu milliyetçilik dalgası, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygın bir şekilde ulus-devletlerin kuruluşuna doğru. Avrupa’nın dışındaki ülkeleri de tesiri altına alarak hakim ideoloji konumuna yükseliyordu.
İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında ise milliyetçilik bir tepki ideolojisi olmaktan çıkmış ve giderek yeni oluşmuş olan ulus-devletlerin iktisadi politikalarını, modernleşme projelerini, siyasetlerini belirleyen bir ana prensip olmuştur. Kalkınma disiplinin ortaya çıkışı da tam bu döneme rastlamıştır. Bu dönemde azgelişmiş ülkelerin büyük bölümünde devlet kurma sürecinde en etkili ideoloji milliyetçilik olmuştur. Milliyetçilik, iktidarın şeklinin ve özünün, iktisadi fâaliyetlerin eğitimin ve hatta dilin değiştirilmesini haklı göstermenin bir aracı olmuştur.
Diğer yandan 1930′lar krizi sırasında, piyasa mekanizmasının işleyişine, liberal düzene ilişkin güven bütün dünyada sarsılmış ve liberali iktisat politikalarının yerini müdahaleci politikalar almıştı. Ulus-devletin, ülke ekonomisini kontrol etmesi, gereğinde planlaması, ticaret ve sermaye akımlarının denetlemesi gibi refah devleti altında somutlaşan anti-liberal politikalar bu kriz ortamında meşruiyet kazanmıştır. Bilim çevrelerinde Keynesyen dönüşüm, bu anti-liberal gelişmenin teorik düzeyde dayanağını oluşturmuştur. -Anti-liberal görüş, piyasanın bireysel çıkara dayalı işleyişinin toplumsal çatışma olasılığım arttırdığını, toplumu sınıflara bölerek çatışma olasılığını güçlendirdiğini iddia ediyordu.
Bu gelişmelere bağlı olarak liberalizmin öngördüğü bireyin eylem ve amaçlarının önceliğini içeren bireycilik ideolojisi yerine kollektif veya ulusal amaçları ön plana çıkaran kollektivist anlayış kalkınmacılığın dayandığı temel felsefe olmuştur. Toplumun kalkınması, büyümesi, sanayileşmesi merkezi planlama ve bunların temsilcisi kalkınmacı devlet bu kollektivist anlayışın köşe taşları olarak belirmiştir.
1970 sonrası ise gerek AGÜ’e özgü içsel nedenlere, gerekse kapitalizmin 1970 sonrası küreselleşme demlen dönüşümü, Sovyet Sisteminin krizi gibi önemli dışsal nedenlere bağlı olarak, uzun bir süre tartışmasız gücü ve toplumun çıkan adına meşruiyetini korumuş olan ulus-devletin hakim konumu giderek sorgulanmaya ve yoğun bir şekilde eleştirilmeye başlanmıştır. Son yıllarda globalleşme üzerine yapılan tartışmaların temel eksenlerinden birinin ulus-devlet’in krizi olduğunu gözlemliyoruz. Hatta globalleşme ulus-devletin krizi olarak da tanımlanmaktadır. Bu kapsamda globalleşme sürecinde, ulus-devletin daha önce veri olarak alınan egemenliğinin çözüldüğü, bunun göstergesi olarak da devletin sorunları çözme kapasitesinin krize girdiği hatta kendisinin sorun yaratan bir konumda olduğu dile getirilmektedir.
Küreselleşme sürecinde ulus-devletlerin geleneksel otoritesini ve ulusal ekonomiyi yönlendirme gücünü yitirdiği yolundaki yaklaşımlara çok sık rastlamaktayız. Devletin içinin boşaltılması; literatürde bu güç kaybını ifade etmek için kullanılan kavramdır. Bu duruma neden olarak temelde iki faktör üzerinde durulduğunu görmekteyiz. Birincisi küreselleşme ve buna eşlik eden piyasaların hareketliliği sonucu 1930’lardan bu yana geliştirilmiş olan ulusal ekonomiyi yönlendirme stratejileri etkinliğini yitirmiştir. Makro ekonomiyi maliye ve para politikaları ile istikrara kavuşturmayı hedefleyen geleneksel Keynesyen makro ekonomi politikaları 1970′li yıllardan bu yana etkinliğini ve geçerliliğini kaybetmektedir.
Kısaca şöyle özetlenebilir: Genişletici maliye ve para politikalar yurt içi enflasyon oranlarını rakip ülkelerin enflasyon oranlarının üzerine çıkmasına neden olmuş , böylece ülke içinde yabana mamul mal ithalatı artarak bunun ülkenin ödemeler dengesi kurlar ve yurt içi sanayi üzerinde olumsuz etkileri meydana gelmiştir.
Aynı dönemde ulusal para politikaları da geçerliliğini yitirmiştir. Küreselleşen finansal piyasalar, döviz kuru kontrollerinin kaldırılması ve sermayenin hiç bir düzene tabi olmadan küresel düzeydeki hareketliliği; yurt içi para arzının kontrol edilebilmesini , dolayısıyla para politikasının etkinliğini çok güçleştirmiştir. Yani eskiden ulusal sermaye olarak nitelenebilen sermaye, bugün küresel sahada faaliyet gösterebilme kudretine erişmiştir. Nitekim 1980′li yıllara gelindiğinde pek çok sanayileşmiş ülke hükümeti Keynesyen politikaları terk etmiştir.
İkincisi yine küreselleşme süreci içinde ortaya çıkan uluslar üstü kurumlar ve uluslar üstü ekonomik blokların (AT veya NAFTA gibi), ulus-devletin geleneksel otoritesini azaltmasıdır. Diğer yandan faaliyetlerini küresel ölçekte büyük oranda genişleten ve adeta kürese networkler oluşturan TNC de devletlerin ulusal politikalarının belirlenmesindeki hükümranlığını tehdit ettiği öne sürülmektedir. Ulus-devlet her ne kadar politik önemini korumaya devam etse de, gücünü kendi ulusal sınırları içinde dahi kullanabilme kapasitesini yitirmektedir .
Bir diğer ifade ile günümüzde devletler makro ekonominin yönlendirilmesine ilişkin eskiden yapabildiklerini bugün rahatlıkla yapamamaktadırlar. 1970 lere değin, hem sanayileşmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin ulus-devletleri, kendilerine belirli bir ekonomik saha tanımlayabiliyorlardı ve bu saha içinde 5ekonomik büyümeyi, belli oranda bölüşümü ve diğer makro değişkenleri yönlendirebilme ve kontrol edebilme kapasitesine sahiplerdi. Ancak küreselleşme bu ulusal/ekonomik sahanın sınırlarını yıkmaktadır, dolayısıyla devletlerin bu makro hedefleri düzenleme ve yönlendirme araçları ve kapasitesi önemli ölçüde sınırlanmıştır.
Bu gelişmelerin yarattığı etkilerden birincisi günümüzde, makro ekonomiyi yönlendirme politikalarına ilişkin olarak ortaya çıkan boşluk ve belirsizliktir. Ne sağlam teorik temelleri bulunan ne de teknik anlamda etkin olduğu bilinen , makro ekonomiyi yönlendirme politikalarından yoksunuz.. Bu duruma bağlı olarak ortaya çıkan ikinci sonuç ise neo-liberal söylemin savunduğu gibi piyasa sisteminin. rönesansı olarak kabul edilen küreselleşme karşısında ulus-devletin önemini yitirmekte oluşu, bir diğer ifade ile minimum devlet anlayışının yükselmesidir.
Ancak bu sonucu veya yargıyı geçerli kabul etmemiz olanaklı değildir. Küreselleşme dinamikleri ve ortaya çıkan yeni yapılanmalar karşısında gerçekten de ulusal ekonomileri düzenleme ve yönlendirme biçimlen ve politikaları değişmiş veya değişmek durumundadır. Ulusal ekonomik performansı sürdürmeyi amaçlayan hükümet politikalarının ve müdahalesinin doğası, düzeyi ve fonksiyonu değişmiş olmasına rağmen bu politikaların önemli ve gerekli olduğu konusu hala geçerliliğini korumaktadır.
Küreselleşme süreci gerçekten de piyasa sisteminin rönesansı olarak nitelenebilir. Ancak bunun anlamı minimal devlet değildir. Aksine küreselleşmenin. etkin işleyebilmesinin ve bu süreci toplumların kendi lehlerine çevirebilmesinin koşulu kamu ve özel kesim arasındaki işbirliği ve dayanışmanın varlığıdır. Öteden beri süregelen devlet karşıtı piyasa veya kamu kesimi karşıtı özel kesim düalizminin aşılması gereklidir. Küreselleşme dinamikleri ve oluşmakta olan. post endüstriyel toplumun (bilgi toplumunun) gerekleri olan yeni rekabet koşullarına ülkelerin uyum sağlayabilmeleri ancak kamu yönetiminin yönlendirici adımlan ile olanaklıdır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve az gelişmiş bölgelerde gerekli yapısal değişimlerin ortam ve önkoşulları kamu kesimi tarafından yaratılmak durumundadır.
Devletler piyasalara benzemeler. Çünkü ait oldukları ulusun ekonomik başarısı veya başarısızlığına bağlı olarak ortak çıkarları bulunan iktisadi aktörleri bir araya getiren, bağlayan toplumsal bağı ve ortaklığı temsil ederler. Piyasalar, uluslar üstü veya küresel olabilirler ancak refah ve ekonomik zenginlik ulusal fenomenler olmaya devam etmektedir. Bir diğer ifade ile piyasalar, Dunning’in belirttiği gibi bir kamusal maldır, yani toplum yararına işlemesi gereken bir mekanizmadır. Ancak öteden beri bilindiği gibi piyasalar toplum için kaçınılmaz olan hayati bazı girdileri temin etmekte aksamaktadır. Dolayısıyla devletin rekabete dayalı kapitalist bir sistemde görevi piyasalarda alınıp satılmayan çok önemli girdileri temin etmektir yani piyasa sisteminin toplum yararına işlemesini sağlamaktır. Hükümetler (devletler) toplumsal bütünleşmeyi, dayanışmayı ve aynı zamanda piyasaların sağlayamadığı hayati hizmet ve malları sağlayarak temsil ettikleri toplumun başarısını belirleyen temel aktörler olmaya günümüzde de devam etmektedirler .
Genel Değerlendirme ve Sonuç
Ulus-devletler artık geleneksel anlamda (yani Keynesyen refah devleti veya kalkınmacı devlet anlamında) hükümran ekonomik düzenleyici konumunda değildir. Ancak kendi ulusal sınırları içindeki ekonomik aktörleri etkileyip yönlendirebilecek kapsamlı .güce sahip temel politik birimlerdir. Devletin değişen dünya koşulları karşısında ekonomiyi yönlendirme ve idare etmeye ilişkin rolü ve fonksiyona değişmektedir. Teknik anlamda makro ekonomik yönlendirme günümüzde eskiye oranla önemini yitirmiştir ancak bu günün koşullarında devletin temel rolü ;özel ekonomik aktörlerin yönlendirilmesi ve bunlar arasındaki karşılıklı ilişkililerin, toplumsal bütünleşmeyi ve barışı sağlayacak biçimde harmonizasyonudur.
Küreselleşme süreci toplumların önüne hem yeni olanaklar hem de yeni soranlar çıkarmaktadır. Bu yeni koşullarda devletin toplumsal gelişme sürecine ilişkin temel fonksiyonlarım ve rolünü şu dört madde altında toplayabiliriz:
1. Toplumların temel sorunlarından birisi ekonomik kalkınmayı sağlamak dolayısıyla toplumsal çıktıyı ve ekonomik refahı arttırmak olmaya devam etmektedir. Küreselleşme koşullan ise toplumların ekonomik kalkınmasında temel stratejik faktörün bilgi ve yeniliklerin yaratılması olduğunu ortaya koymuştur. Bunu sağlamanın önkoşulu ise ülkede/bölgede yeniliklerin üretimi ve kullanımı için gerekli yapısal değişimlerin gerçekleştirilmesidir. Öğrenen ekonomi analitik çerçevesi kapsamında açıkladığımız yapısal değişimlerin - maddi altyapı ve bilgi altyapısı; kurumsal yapıl, sosyal /soyut sermaye beşeri sermaye gibi - kendi haline bırakılmış bir ortamda oluşması olanaklı değildir. Dolayısıyla devletin (hükümetlerin) birinci fonksiyonu söz konusu yapısal değişimler için gerekli ortam ve koşulların hazırlanmasıdır.
2. Devletin ikinci fonksiyonu rekabetçi büyüme performansının dağılımına ilişkin bir konsensüsü oluşturmasıdır. Bir diğer ifade ile dağılıma ilişkin, tüm iktisadi aktörlerce onaylanan politikalar geliştirerek toplumsal bütünleşmeyi sağlaması gerekmektedir. Böylesi bir ‘uzlaşma koalisyonun temel elemanları şunlar olabilir :
Ulusal gelirin tüketim ve yatırıma ayrılan kısımları arasında bir dengenin sağlanması; vergilendirme politikalarında geniş bir uzlaşma tabanının yaratılması; emek piyasası ve özellikle ücretlerin belirlenmesine ilişkin belli standartların ve çerçevenin sağlanması; toplumsal bütünleşmeye ilişkin diğer sosyal politikaların oluşturulması; enflasyonun kabul edilebilir sınırlarda tutulması.
3. Dağılıma ilişkin koalisyon ve uzlaşma ancak devletin bir diğer fonksiyonu - yani toplumsal konsensüsün sağlanabilmesi ve idare edilebilmesi fonksiyonunu- yerine getirmesi ile olanaklıdır. Dağılımda koalisyonun sağlanabilmesi ancak iktisadi ve siyasi aktörler arasında dayanışmaya dayalı bir politik kültürün oluşabilmesi ile olanaklıdır. Dayanışmaya dayalı politik kültürün belirleyici öğesi belli başlı örgütlü çıkar gruplarının birbirleriyle karşılıklı pazarlık yapabilme, uzlaşma yollarım arama, fedakarlık yapabilme ve kendi üyelerini uzun vadeli kararlar konusunda ikna edebilme kabiliyeti ve kapasitesidir. Sanayi örgütlü işgücü ve devlet rekabet ve dayanışma gibi iki temel değer arasında bir denge sağlayabilir. Böylesi bir sistem elbette çelişkiler taşıyacak, farklı çıkarlar çatışacaktır. Ancak sorun bu karşıt çıkarları uzlaşma içinde çözümleyebilecek mekanizma vesiyasetleri bulabilmektir.
4. Devlet mali kaynaklarının ve düzenleme/yönetime ilişkin faaliyetlerinin ulusal, bölgesel ve belediyeler arasındaki dağılımında bir denge sağlamalıdır. Bu kapsamda özellikle bölgesel resmi ve yarı resmi otoritelere otonomi kazandırılması ve bölgesel kalkınma politikaları öne çıkmaktadır. Küresel rekabet koşullarında yerel avantajların kullanılması gereği, kalkınmada temel analiz birimi olarak bölgeleri ön plana çıkarmaktadır. Ayrıca, bölgesel yönetimler ve bölgesel kalkınma ajansları bölgenin kalkınmaya ilişkin ihtiyaçlarını merkezi hükümete göre daha iyi değerlendirme şansına sahiptirler. Ancak bölgelerin hukuki pozisyonunu, bölgelere ayrılan mali kaynakların miktarının, teşvikleri ve bölgelerin yönetim otonomisini belirleyecek olan yine ulus-devlettir. Bölgesel yönetimlere büyük oranda otonomi tanıyan devletlerin en iyi ve etkin arz yönlü düzenlemeleri gerçekleştirebildikleri ve sağladıkları görülmektedir .
Sonuç olarak devletin rolü değişen üretim ilişkileri sonucu değişmiştir. Her toplum aşamasında o toplumun üretim ilişkilerine göre ekonomik sistem, siyasal sistem, teknolojik sistem ve sosyal ve kültürel sistem değişmek zorunda kalır. Toplumun bu evrim aşamasında devlette değişim göstermektedir. Devlettin rolü de küreselleşme ile beraber daha çok sistemin denetleyicisi noktasında, altyapı sistemlerinin kurulmasında ve düzenlemesinde önemli görevler düşmektedir. 21. yüzyılın bilgi toplumunun geliştiği yüzyıl olduğu düşünülürse devlette bu değişime gerekli olan uyumluluğu göstermek zorundadır.
eGeGelisim - NÇ
Populerlik: 3% [?]









1 Yorum - “Sanayi Toplumundan Bilgi Toplumuna Geçiş Küreselleşme Sürecinde Kalkınma Teorilerinde Paradigma Arayışları ve Ulus Devletin Değişen Rolü”
Yazan: eGeGelisim - May 6, 2008 | Yanıtla
Sanayi ve Bilgi Toplumu ile ilgili çeşitli makaleleri yine forumumuzda bulabilirsiniz. Ayrıntılı makaleleri, “word” formatında forumumuza eklemekteyiz.